Filiz Akın

Bazı kadınlar güzellikleriyle değil, eksildiklerinde anlaşılan bir boşlukla hatırlanır. Kalabalığın içinde bile mesafesini koruyan, zarafetiyle ve doğallığıyla akılda kalan bir kadın...
1943’ün Ankara’sında, Suna adıyla başladı hikâye. Kolej koridorlarında, defter aralarında, iyi kompozisyon yazan, taklitleriyle güldüren, disiplinli, çalışkan bir genç kızdı. Hayat, onun için önce kelimelerle, dillerle ve hayallerle kuruluyordu. Sinema hiç planda yoktu.
Ta ki bir fotoğraf, bir yarışma ve “istemeden” kazanılan bir birincilik, onu Yeşilçam’ın kalbine bırakana kadar…
1962’de kamera karşısına geçtiğinde, Türk sineması onu hemen sevdi. Sarışın ama soğuk olmayan, avrupai ama uzak durmayan, zarif ama kırılganlığını saklamayan bir kadın. Filiz Akın, siyah saçlı esas kadınların saltanatını yıktı. “Masumiyet” kavramını yeniden tanımladı.
"Gurbet Kuşları" ile göçün hüznünü, "Kader" ile sessiz acıyı, "Umutsuzlar" ve "Utanç" ile insanın iç çatışmasını, "Ankara Ekspresi"’ndeki Hilda ile unutulmaz bir karakter derinliğini bıraktı perdede.
105 film… 13 yıl… Ve Yeşilçam’ın en şık, en kentli, en “kolejli” kızı. 1971’de Altın Portakal’ı aldığında, aslında bir oyunculuktan çok daha fazlası ödüllendirildi. Zarafetin, emeğin ve ölçünün sinemadaki karşılığı.
Sonra sinemayla vedalaştı. Sahneye çıktı. Paris’e gitti. Yazdı, anlattı, sundu. Hayatın başka rollerini oynadı. Ve bir gün, en zor rol geldi: hastalık. Onu da sessizce, ama büyük bir onurla atlattı. Sonra bunu başkalarına umut olsun diye anlattı.
21 Mart 2025’te, hayata veda etti.
Arkasında zarafet, incelik ve “böyle de olunabilir” duygusu bırakarak.








1Beğeniler








Ağaç şeklinde