Ve işte Çanakkale terminalindeyiz...
Daha hava kararmamış ancak şu anda saati hatırlamıyorum...
Ve ne yazık ki Geyikli'ye gidecek araç için en az iki saat kadar beklememiz gerekecek.
Neredeyse bütün gün süren yürüyüş ve yürürken bile gözümüz arkada araç bekleme fasıllarından sonra alıştık artık beklemeye, diyeceğim ama yalan olur.
Çünkü, iki saat beklemek demek; Geyikli'ye gece ineceğiz ve o saatte yer bulacak mıyız, ne olacak belli değil demek.
Ve ciddi anlamda yorgunuz...
Sabır da bir yere kadar arkadaş...
Bekledikçe uzayan bir zaman dilimi içindeyiz. Zaman geçiyor geçmesine de bir salyangoz bile daha hızlı ilerliyordur sanırım. Beklerken portatif şarj aletlerimizi şarj etmek istedik ancak o da mümkün olmadı... Hep bir olumsuzlukla omuz omuza ilerliyor zaman.
Şimdi siz okurken "Ne güzel işte sıradan bir tatil yapmak yerine farklı anılar biriktirmişsiniz." Diye geçmiş olabilir aklınızdan. Haklısınız ama yaşarken hiç de öyle düşünemiyor insan.
Bilin isterim...
Neyse, beklerken dinlenmiş olmanın dışında pek bir şey olmadı. Aracın hareket saati yaklaşınca çantaları yerleştirip yerimize oturduk.
İkimizin de ağzını bıçak açmıyor. Çünkü moralimiz yerinde değil pek... Yolda uyumuşuz. Uyandığımızda midibüs Geyikli terminale yanaşmak üzereydi. Biz inmedik. Araç sahildeki Bozcaada iskelesine devam edecek.
Bizim konak yerimiz de iskelenin diğer tarafındaki Çamoba köyü sahili...
2018'de burada iki gece üç gün konaklamıştık. Diğer yerlerde birer gece kalmışken burada iki gece kaldık. Çünkü, çok dingin, temiz bir yer. Köy sahilden iki kilometre kadar içeride diye biliyorum. Köye gitmedik hiç...
Orada olduğumuz sürece deniz çarşaf gibi tabir edilen cinstendi. Ya da süt liman... Ama çok soğuk... İşte bu kötü. Çünkü hiç dayanamam, giremem bu kadar soğuk suya. Çarpıntı yapar bende...
Genel olarak manzara şöyle; önünüzde Bozcaada, sol tarafımızda Geyikli sahili, arkanızda palamut ağaçlarından oluşan küçük bir orman, uzaklardaki dağ ve tepelerde devasa rüzgar gülleri kendilerini rüzgara teslim etmiş dönüp duruyorlar ve ayaklarınızın altında elekten geçirseniz bir tanesi bile kalmayacak kadar temiz sarı kum...
Bana inanmazsanız, buyrun gözlerinize inanın. Bu sahil şeridinin arkası da kum...
Sahildeki kum benim için her zaman çok önemli olmuştur. Çünkü benim doğup büyüdüğüm Sakarya Karasu ilçesi sahilinin kumsalı eşsizdir (en azından benim yaşadığım zaman diliminde öyleydi). Bu yüzden de her kumsalı Karasu sahili ile kıyaslamak gibi bir ölçütüm var. Ve Çamoba kumsalı, Karasu sahili kadar uzun olmasa da temiz ve her şeyden önce kalabalık değil...
Aşırı derecede tenha...
Konuyu dağıttım yine.
Neyse... (Hay allam yaa parmaklarıma dolandı bu neyse şeyisi de)
Gece vakti indik araçtan. Amacımız iki sene önceki kamp yaptığımız yere, yani köy muhtarlığının çay bahçesi yakınında bir yere, kumsalda çadırlarımızı kurmak.
Ay ışığı altında sırtımızda çantalarla kumsalda üç dört dakika kadar yürüdükten sonra çay bahçesi göründü. Bir kaç kişiye ait karaltı var ve solgun bir kaç ışık ile hafif sesler geliyor.
Gittik. Dört beş kişi masa kurmuş içki içiyor ve çay bahçesi kapalı. Oturanlardan biri beni hemen tanıdı. Önceki kampımızda onlar bir akşam yine çay bahçesinde mangal yapıp masa kurmuş ve bizi de davet etmişlerdi. Hatta o gece oradaki son gecemizdi ve sayelerinde çok keyifli bir veda gecesi olmuştu... Bir arkadaş (ki kendisi eski kaşar ustasıymış) bağlama çalıp, türküler söylemiş biz de yarım ağız eşlik etmiştik.
İşte o arkadaşlardan Engin oradaydı. Ayak üstü sohbet ettik. Ve öğrendik ki; çay bahçesi açılmamış bizden sonraki yaz ve bu yaz. Hatta sahile çok büyük bir turistik otel yapılma durumu falan varmış. Bu habere çok üzüldüğümü ve sinirlendiğimi hatta küfür bile ettiğimi hatırlıyorum.
Engin, oturmamızı istedi sağ olsun ama biz bir an önce çadırları açmak ve dinlenmek istiyoruz. Teşekkür edip, afiyet olsun diyerek ayrıldık yanlarından.
Önceki yere yakın düz bir zeminde çadırları açtık.
Bir tarafımızda deniz ve ondan gelen ufak ufak dalga sesleri, diğer tarafımızda ormandan gelen kuş sesleri ve üstümüzde ay bize fener olmuş aydınlatıyor...
Harika bir hava var. Tertemiz ve mis gibi...
Çadırlarmızı kurup, kamp tüpünde su ısıtıp, birer kahve sigara içtik. Ve başlarımız tıpkı Küçükova'daki gibi yukarıda. Sürekli yıldızlara bakıp duruyoruz. Harika bir manzara. Yine çok sayıda yıldız bizi seyrediyor. Bu sefer Küçükova'da denk geldiğimizden daha fazla yıldız kaymasına şahit olduk. Doyumsuz anlar...
Bir yandan da sohbet ediyoruz. Eee tabi gözler hep yıldızlarda olunca konu da; uzay, başka gezegenlerde hayat olup olmadığına, Mısır piramitleriden Azteklere kadar daldan dala gidip gelen aklımızda kalanlarla ne kadar olursa işte... Hatta telefonu gökyüzüne tutunca konumunuza göre yıldızların yerlerini inceleme imkanı sunan bir program indirip onunla yıldızlara bakıp, bildiklerimizi dile getirmeler... Tabi daha çok Batuhan anlatıyor ben dinliyorum.
Ama bir yere kadar yapabiliyoruz bunu.
Çünkü, çok yorgunuz.
Uyumamız lazım.
Ve yattık ama yorgunluktan uyuyamıyoruz. İkimizde kendi çadırlarımızda yattığımız yerden biraz daha lafladık. Biraz telefona baktım. Biraz da bu günlük için notlar yazdım.
Sonra uyumuşum.
Bir ara köpek sesleri ile uyandım. Batuhan da uyanmış. Çıkıp baktık sekiz on tane köpek bir köpeğe havlıyorlar. Işık tuttuk üstlerine... Bir süre sonra uzaklaştılar. O tek köpek geldi, benim çadırın dibine yattı bir süre. Çadır hafiften yana yattı. Bir süre sonra da gitti... Sabah uyandığımda yine çadırın yanındaydı.
Aç, susuz olduğu çok belli. Yanımızdaki damacanalardan içinde az su olanı mataralara boşaltıp üstünden keserek kap yaptım. Su içti kana kana ama verebilecek yemek de yok ona göre. Ekmek verdik beğenmedi beyim. Ama yine de uzun süre yanımızda takıldı. Sıkılınca gitti, sonra yine geldi... Yine gitti... Kafasına göre takıldı arkadaş...
Bir süre denize girdik. Tabi ben çok kısa süre girdim. Çok soğuktu çünkü. Kahvaltı yaptık. Sahilde biraz yürüdük.
Tadını çıkartıyor gibi görünsek de içimiz rahat değil. Kafada bir sürü soru...
Mevzu derin!
Ya da şöyle yazayım, dert bir tane değil...
Tamam! Burası harika ama çay bahçesi olmadan durulmaz. Elektrik lazım, gölge lazım, bütün gün çekilmez yani... Sahilde bir kaç ağaç var ama çadırlara uzak. Ormana çadır kuralım desek orası da uzak ve keyifli olmaz. Gece jandarma gelip kovalayabilir de...
Batuhan da: "Bozcaada'da çadır açalım." Dedi.
Plan şu; adaya gidecek, uygun bir yer bulup yerleşecek, akşam üstü rakı balık yapacak, bu yorgunluğu atacak ve sonra kampa döneceğiz.
Bu düşüncelerle çadırları topladık, çantaları düzenledik. Öğlen saatlerinde yine düştük yollara.
Adaya indiğimizde iskeleye yakın çay bahçesine gittik. Hemen portatif şarj aletlerimizi şarj etmeye çalıştık. Çünkü telefonlar da şarj aletleri de can çekişiyor.
Çay bahçesinin büfesine yakın oturduk ki cihazları görebilelim...
Önce kahvaltı yaptık hafiften ve sonra nerede çadır kurabiliriz? Diye sorduk.
Ama aldığımız cevap bir darbe daha indirdi bize... Önceki sene bir kamp yerinde yangın çıkmış, ayrıca pandemi de olunca bu iki nedenle jandarma yasaklamış. Kurala uymayanlara da ciddi ceza kesiyorlarmış...
Arkadaş bu kadar mı olur yahu, bu kadar mı olur?
Neyse... (Bak yine neyse yazmışım Ama elden de başka bir şey gelmiyor ki a dostlar. Neyse demeyip de kafayı mı yiyek?)
Neyse işte, yapacak bir şey yok dedik yine (hep olduğu gibi). Bari adayı gezelim diye düştük yollara.
Önce sokak sokak dolaştık, güzel ve sevimli sokaklar, evler, oteller, kafelerle dolu etraf. Bu tur da kısa sürdü. Zaten önceki gelişmizde turlamıştık. Daha doğrusu Batuhan üşenmiş ve ben tek başıma yüksek yerlere çıkarak adanın fotoğraflarını çekmeye çalışmıştım. Bu sefer sokakları gezelim istedim ve sağ olsun Batuhan da eşlik etti.
Değişen bir şey yok... Eski sokaar, eski evler ve bir dünya insan... Bir o kadar da gürültü... Ama fotoğraf için iyi kadraj sunuyor ada. O konuda çok marifetli...
Sonra çay bahçesine döndük. Otur otur ne yapacağımız belli değil...
Batuhan dedi ki: "Bari biraz daha içerilere gidelim."
(Bu arada fark ettiyseniz hep Batuhan dedi ki diye yazıyorum. Çünkü gezi fikri ondan çıktı ve ben yancılık yapıyorum. O ne isterse kabulüm yani. Yeter ki onun istediği gibi bir seyahat olsun...)
Kalktık yine düştük yolaaaa...
Ama bu sefer sırt çantalarımız yok. Birer havlu ve bir iki eşya ile bir minibüse binip Ayazma sahiline gittik.
Allah'ım ya aklıma geldikçe gülüyorum.
Görseydiniz halimi. Valla acır halime de oracıkta ne yapıp ne edip suyun üstünde ateş yakar, ısıtırdınız beni.
Batuhan şapur şupur yüzüyor, ben; dizime kadar suya girmişim ve afedersiniz sap gibi dikiliyorum suda. Çoluk-çocuk, kadın-erkek musmutlu yüzüyor, ben taş kesmiş halde dikiliyorum.
Saçma...
Çok saçma...
Hele ki benim gibi Karadeniz'in dalgalı denizinde büyümüş ve yüzmeyi çok seven biri, gözüne ışık tutulmuş kedi gibi kımıltısız duruyor denizin içinde... Gerçekten utandım...
Sonunda Batuhan saldırıya geçti de beni suya itince girmiş oldum. Girmiş oldum ama ne acılar çektim bir ben bilirim. Bir iki dalıp çıktım. Titreye titreye... Hiç alışamadı vücudum suya... Sanki kalbim beni yutacak... Gümbür gümbür...
(Hazır yeri gelmişken buradan bütün ilgililere sesleniyorum; çocuklar, özellikle erkek çocukları babalarının iki katı olmasın lütfen...)
Sonra gelen minibüse binip tekrar çantaların yanına çay bahçesine döndük.
Artık Çamoba'ya dönmekten başka çare kalmadı. Rakı balık faslından da vaz geçtik. Hani oturup yesek-içsek, o kafayla gecenin bir yarısı bir daha çadır kurmak zor olacaktı ve zaten hiç keyfimiz de kalmamıştı...
Kamp yerimize dönerken bize eşlik eden manzara şu:
Akşam üstü kamp yerimize ulaşıp çadırları aynı yere tekrar kurduktan sonra gidip bir kaç bira aldım, içtik, keyif yaptık, sohbet ettik.
Daha zor bir günün bizi beklediğinden habersiz çadırlara girerken, her şeyin planlarımızı zorlaması ve tüm şartların elverişsiz olması nedeniyle yarın için dönüş planı yapmıştık bile.
Kalkacak, denize girecek, kahvaltı yapıp takılacak, öğlen saatlerinde de yola koyulacaktık. Birkaç gün erken dönecektik gerçi ama alışmıştık bir kere neyse ve yapacak bir şey yok demeye..
...
Final bölümünde görüşmek dileğiyle...
Sabrınız için teşekkür eder, esenlikler dilerim.
..