Muhtemelen okunmayacak ama ben yine de eklemek istiyorum.
Yıllar önce moderatörlüğünü yaptığım bir Facebook gurubunda sohbet olsun diye yazıp paylaştığım denemedir. Umarım okuyanları sıkmadan meramını anlatmışımdır.
Buyurunuz efendim...
~~~°•°•°•°~~~~°•°•°•°~~~~°•°•°•°~~~~°•°•°•°~~~~~
İkilem: Sanat ile Zanaat...
Genel kuraldır: Sanat ile zanaat farklı olgulardır...
Bana göre bu fark, çoğunluk olarak, sözlük anlamları açısından vardır. Daha doğrusu, özünde ikisinin de benzerlik ve farklılıkarı vardır. Yazımda da iki olgunun benzerliklerini ve birinin diğerinden çok daha fazla üstün olmaması gerektiğini kendimce nedenlerle açıklamaya çalışacağım.
Bu aşamada iki kelimenin sözlükteki karşılığını ve ünlü filozoflar ile sanatçıların en azından sanatın ne olduğu/olmadığı konusundaki görüşlerini yazmaya gerek yok diye düşünüyorum. Zaten yazı yeterince uzun, daha da uzatmaya gerek yok.
Evet, iki olgu da; amaçları, üretim yöntemleri, kullanılan malzemeler ve sonuçları ile ortaya çıkan ürün / eser açısından farklıklara sahiptir.
Ancak birçok zanaat türünde, zanaatkarın ortaya çıkardığı ürün için sanat içermiyor denilmemelidir diye düşünüyorum.
Ya da şöyle ifade edeyim: Zanaatkâr açısından, yapılan iş, zanaattir ancak iş bitince ortaya çıkan ürünün sanat eseri özelliği de vardır bence...
Netice olarak, bir sanat eseri (en basit ifadeyle) önce; düşünce ve hayal ile zihinde şeklini alır, icra edilince hayat bulur. Zanaatte de durum buna benzer: Belirleyici olan ihtiyaçlar olsa da önce düşüncede başlar her şey... Sonrasında yöntemler farklılaşır.
Kimse bakır ustasının işlediği bir tepsiye sanat eseri değil diyemez. Ortaya çıkardığı ürün bir esedir. Alırken güzel olduğu ve kusursuz sanatı dikkatinizi çektiği için alırsınız. (Sürekli aynı işi yapmış olmak ile ilgili zanaat ve sanatın -en azından birçoğu açısından- benzerlikleri konusundaki düşüncelerimi aşağıda açıklamaya çalışacağım.)
Telkariyi usta yapar. Kendisi bir zanaatkârdır. Telkari el emeği göz nurudur... Ortaya çıkan bir eserdir.
Bir yorgan ustasının yorgana desen işlemesi...
El işi kilim ve halı üretimi...
Seramik ve çini ürünler...
Mesela; demir ustasının elinden çıkan ferforje bahçe kapısı ya da tırabzan, işçiliği ve taşıdığı estetiği göz önünde bulundurulduğunda aynı zamanda bir sanat eseridir bence...
Ya da marangozluk... Hangi ağacı, ne amaçla, nerede kullanacağını bilmek, onu ölçüp, biçip keserek ve bir araya getirerek şekil vermek zanaatkarlıktır, ustalıktır. Ama onu işlerken, yerine göre oyarak süslemek, modeline ve talebe göre dekore etmek; zanaat olduğu kadar sanattır. Tıpkı heykeltıraşın veya ressamın hangi malzemeden / boya karışımlarından nasıl bir eser ortaya çıkacağını bilmesi gibi...
Veyahut çiçekçilik... Çoğu kişi için zanaatkâr olduğu düşünülmeyen çiçekçilerin, ellerindeki çiçekler ve malzemelerle yaptığı aranjmanlar her ne kadar kısa ömürlü olsa da ahenk ve görselliği ile birer sanat eseri denilebilir. Aranjmanların yüzlerce kombinasyonu vardır. Çoğu birbirinden farklıdır.
Bağlama çalmak bir sanattır ama o bağlamayı üretmek, el işi göz nuru emek ister. Üretimi günlerce sürer, ince işçilik ister. Hata kabul etmez. Sonuç olarak ortaya çıkan bağlama bir sanat eseridir bence... Çünkü bir heykeltıraş gidi sabırla şekil verilmiştir ona.
Onlarca örnek verilebilir...
Özetle; bir sanat eserini ortaya koyan veya seyirci önünde icra edene sanatçı deniliyor ise, elbette ki; zanaatkârlara da el işi sanatçısı denilmesi gayet doğaldır. Ve ortaya çıkan birçok ürüne de taşıdığı unsurlar bağlamında sanat eseri denilebilir.
Konu ile ilgili başka bir benzer nokta ise; zanaat olarak değerlendirilen meslekler de tıpkı sanat gibidir. Hata kabul etmez.
Oysa birçok sanat dalı ve ortaya çıkan sanat eserinde ya da bir sanatın icrasında bir çok hata telafi edilebilir. Ancak zanaat ürününde hatanın telafisi zor veya azdır. Hepsi kusursuz olmalıdır. Ve bunun yanı sıra maddi sonuçları da ağır olabilir.
Bazı sanat türlerini icra eden sanatçılar, eserini kısa bir sürede ortaya çıkarır ve ondan ömrü boyunca prim yapabilir. Fakat zanaatkâr, günlerce uğraşıp, bir tane ürün ortaya koyar ve sadece o anda prim / kâr elde eder. Onu da satabilirse...
Sanatkâr ile zanaatkâr arasında karşılaştırma yapılırken diğer bir yaklaşım ise; bir zanaatkâr hep aynı işi yapıyor olmasıdır.
Ki sanat ile zanaat arasındaki en büyük fark; sanat eserinin tek, zanaat ürününün birden fazla olması şeklinde ifade edilir.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; çoğu zanaatte tıpkı resim ve heykel benzeri bir çok sanatta olduğu gibi bireysel çalışma söz konusudur.
Her ne kadar; bu mesleklerin birçoğu el sanatları olarak adlandırılsa da görünürde çoğu kişi sanatçı olarak değerlendirmemektedir.
Doğrudur. Zanaatkâr hep aynı işi yapar...
Ancak bizler; bazı sanat eserinin bitmiş halini gördüğümüz için onun o aşamaya gelene kadar geçtiği süreçleri düşünmeyiz.
Beğenir veya beğenmeyiz. İlgi alanımıza göre de değişebilir bu durum...
Şöyle ki:
Bir tiyatro oyununa gider, seyreder, alkışlar, eve döner, yolda da: "Ne güzel oyundu, sanatçılar da bir harikaydı." Der. Her şeyi unuturuz sonra. Oysa o oyun daha sahnelenmeden öncesinde haftalarca, hatta belki de aylarca provalar yapılır. Her oyuncu rolünü benimseyip, repliğini sular seller gibi ezberleyince ve oyuncuların hepsi performans olarak yönetmenin istediği forma kavuşunca oyun sahneye konulur. Sonrasında da rol alan oyuncular; hep aynı rolü, defalarca sergilemiş olurlar. Yani bazı sanatkârlar da zanaatkâr gibi defalarca aynı işi yapar...
Bazı oyunlar vardır ki; aynı oyundaki, aynı rol için yıllarca sahneye çıkar sanatçılar.
Örnek: Lüküs Hayat... 1933 yılından beri sahnelenmektedir. Ve değişik tiyatro gurupları tarafından yıllarca... Hep aynı replikler ve aşağı yukarı hep aynı beden hareketleri ile... Hep aynı kostüm... Ve her seferinde aynı keyfi yaşar seyreden... Lüküs hayat kadar olmasa da her tiyatro oyunu onlarca kez aynı ekip tarafından sahnelenir...
Yani bir tür zanaatkâr davranışı sergilerler. Çalışıldıkça hata payı / risk azalır. Bazı davranışlar tıpkı zanaatkârınki gibi otomatikleşir...
Ekranda veya sinema perdesinde seyrettiğimiz bir film ya da dizinin her sahnesi defalarca çekilir. Kimi farklı açılardan olsun, kimi birden fazla kişi konuşuyorsa onların da yüzleri, mimikleri görünsün diye... Bu tekrar çekimlerin önemli bir nedeni de kadrajdaki oyuncuların canlandırmasındaki performansın yönetmen tarafından yeterli bulamaması ya da sanatçının istenen performansı verememiş olması, repliğini unutması gibi sebeplerden kaynaklanabilir.
Yani biz filme bakıp:"ne oyunculuk." Diyoruz ama o sahne bir kerede karşınıza gelmiyor. (Daha çok yönetmenin ve sanırım sanat yönetmeninin doyumuyla da ilgili bir konu.) Ne olursa olsun her sahne defalarca çekilir, öncesinde prova edilir. (Burada şunu ifade edeyim, sahne tekrarı sadece oyuncunun o anda o rolü kötü canlandırmasından değil, yönetmenin beklentilerini karşılamamasıyla da alakalıdır. Yani amacım kesinlikle oyuncuyu küçümsemek değildir.)
Ve bazı sanatçılar bu tekrarlar sonucunda ortaya çıkan performansı nedeniyle ödül alır.
Bazıları da doğuştan yeteneklidir. Her zaman, her rolün altından kolaylıkla ve başarıyla kalkar.
Yukarıdaki iki sanatta da hep aynı replikler defalarca tekrarlanır. Risk yoktur. Tiyatro sahnesinde replik unutulsa dahi suflör kopya verir ya da rol arkadaşı açığını kapatır. Film setinde sanatçı repliğini söylerken kamera arkasında ona söyleyeceği kelimeler sesli bir şekilde okunur. Oyuncu duyduklarını ifade ederken bedensel performansını ekler. Yani risk azdır. Ya da replikler doğru aktarılana kadar sahne tekrar tekrar çekilir.
Oysa zanaatkâr, hep aynı işi yapmış olsa da hatasız yapmak zorundadır. Bir kundura derisini kesen, kesim ustası deriye zarar verirse o iş çöp olur. Ki kesim ustası hatasız kestiği parça (bir çift ayakkabı) başına cuzi miktarda para alır. Hepsi bu...
Bu bakış açısıyla, zanaatkâr; her seferinde aynı işi yapsa ve hep bir birinin aynısını üretmiş olsa da her seferinde başka bir ürün ortaya koyar. Çünkü her biri için ayrı emek sarf eder, alın teri döker. Bunu yaparken de çok titiz çalışmalıdır. Çünkü, hepsi kusursuz olmalıdır. Dolayısıyla her ürün başlı başına farklı bir eserdir. Resim gibi, heykel gibi...
Yukarıda ifade edilen risk; aksiyon filmlerinin canlandırılmasında alınan risk değil, ortaya çıkan eserin başarısı anlamındadır. Yani bir usta hata yaparsa, büyük bir çoğunlukla o iş çöp olur. Bu yüzden her ne kadar defalarca aynı şeyi yapmış olsa da kusursuz yapmak zorundadır. Bazı aksaklıklarda ufak dokunuşlar ile rötuş yapılarak kurtarılma durumu olsa da ustalık açısından kabul edilir bir durum değildir. Sahne sanatları ve işini icra etme açısından zanaatkâr için risk daha yüksektir.
Bir heykeltıraş da aynı heykeli onlarca defa yapabilir ve satabilir. Evet! Aynı heykeltıraş, aynı heykel... Bir çok heykeltıraşın kalıplaşmış eserleri vardır. Hatta kalıbını çıkarttığı eserleri dahi vardır... Oysa bağlama ustasının böyle bir lüksü yoktur.
Örneğin; bir yerde gördüğünüz Atatürk heykelinin birebir aynısına başka yerde rastlıyorsanız (ki memleketimizde çok vardır örnekleri) bilin ki aynı elden çıkmıştır. Tabi bir heykeltıraşın sanatsal amaçlı olarak tek eseri de vardır. Ama yaşayabilmek için kalıp heykeli de vardır. Bunu yapmak zorundadır. Fabrikasyon üretilen heykeller bile vardır. Ve tabi ki devasa heykel atölyeleri... Bunun yanı sıra tek göz, on, on-beş ya da yirmi metrekareden ibaret atölyelerde üreten ve ihale peşinde olmayan sanatının hakkını vermeye çalışan heykeltıraşlar da var. ( Not; bilir misiniz bilmiyorum ama kopyacı heykeltıraşlar da vardır. Beğeni almış bir eserin - özellikle ticari amaçlı olanlarda- kopyasını yapar ve bir iki ekleme ile kendi üretimi havası verir. İhalelere katılır; park, bahçe veya meydanlara eserini koyar. Esas fikir sahibi sadece seyreder.)
Heykeltıraş ve ressam, ürettiği eserdeki kusuru görebilir, isterse kusuru giderir, isterse eserini o şekilde sunar. Kusurlu olduğunu var saydığımız eser podyuma konulduğunda ya da duvara asıldığında izleyen kişiler bu kusuru göremeyebilir ve eseri o şekilde kabul eder. Ya da sanatçının kattığı yorum olarak değerlendirebilir (ki bence çoğunluk bu şekilde yaklaşır). Fakat zanaatkârın ortaya koyduğu üründe böyle bir durum söz konusu değildir. Kusur varsa o ürün vitrine hiç konulmaz. En iyimser ihtimalle indirimde satılır... Ya da kendi kullanır...
Bir ses sanatçısı da repertuvarında bulunan hep aynı şarkıları söyler sürekli... Hep aynı işi ortaya koyar. Birçok sahne sanatçısının sadece türkü, sadece Türk Sanat Müziği, sadece pop, sadece rap gibi belli tarz şarkı söylemesi de zanaatkârın hep aynı işi yapmasına denk bir durumdur.
Şunu da eklemek isterim: Şayet, sanat denilen olgu; üretmek ise piyasada bir çok ses sanatçısı veya müzisyen hiç üretmeden, hatta başkaları tarafından üretilmiş ve yıllardır söylenen şarkıları söylemekte ya da aynı müzikleri çalmaktadır. Bu durumda onlar da birer zanaatkardır diyebiliriz. Ancak zanaatkârdan daha fazla itibar görmektedirler.
Denk gelmişsinizdir: tiyatro sahnelenirken veya bir şarkıcı sahnedeyken eserini unuttuğu olabiliyor. Ama seyirci bunu yadırgamaz hatta alkışlarla cesaret ve moral verir. Zanaatkâr için böyle bir durum söz konusu değildir.
Ve resim sanatı da böyledir. Ressam, bir eserini bir çok baskısını satabilir. Ya da bir ressam da bir zanaatkârın hep aynı işi yapması gibi çoğunlukla aynı tarzda resim yapar. Mesela; hep doğa, hep insan, hep portre, hep natürmort, hep sürrealist... Van Gogh... Picasso... Dali... Gibi...
Tabi ki gelişim sürecinde ya da geliştikten sonra da farklı eserler ortaya koyarlar ama tarzı bellidir... Tarzı imzasıdır... Resim sanatına ilginiz varsa, bir çok resme bakıp, ele alınış şeklinden tutun da renklerine ya da resimdeki figürlerin işlenişine bakıp kime ait olduğunu anlayabilirsiniz. Van Gogh... Picasso... Dali... Gibi...
Ressam, yaptığı eserinde hata varsa onu renklerle kapatabilir. Ki bir çok resimde asimetriklik kabul görür bir durumdur. Ressam yorumunu katmış gözüyle bakılır. Ancak zanaatkâr yaptığı işe yorumunu katamaz...
Şiir, roman, hikaye, senaryo ya da tiyatro eseri gibi yazılı eserler de bir tanedir. Yazılı eseri üreten sanatçının başka eserleri de vardır. Ama her eser farklıdır. Ya da öyle görünür /değerlendirilir. Çünkü, bir çok yazar ve şair; sürekli aynı anlatım dilinde ve kurgusal yapıda veya içerikte eser üretir. Hep aşk, hep polisiye, hep bilim kurgu, hep siyasi, hep tarih içerikli gibi... Özetle ve çoğunlukla, sanatçı hangi tür ile tanındıysa o tür üzerinden üretim yapmaktadır. Bir nevi zanaatkâr gibi...
Örnekler çoğaltılabilir...
Evet sanat yetenek ister. Ama o yetenek başlangıç olur, sonra kendini geliştirmek ve eğitmek zorundadır. Yetenek gelişimi tekrara dayalıdır. Tıpkı zanaat gibi... Bu arada bir çok zanaatkâr, farklı sanat dallarıyla da ilgileniyor; enstrüman çalıyor, resim çizebiliyor, şiir yazıyor da olabilir.
Bir de; "sanat ve zanaat kıyaslanırken, birinde hayal gücü vardır, diğerinde yoktur" söylemi az da olsa kusurlu bir yaklaşımdır bence... Çünkü zanaatkârlar da ilk geliştirdikleri ürüne hayal gücünü katar, sonra benzer ürünler üretir ve (tiyatro müzik vb. sanat dallarında olduğu gibi) hep aynı performanslarını tekrar ederler.
Tamam! Ayakkabı, halı, ahşap, altın, gümüş vb. zanaattir ve hep aynı ya da bir kaç model üzerinde çalışılır. Ancak unutmamak gerekir ki; piyasaya yeni sürülen bir ürünü ilk ortaya çıkaran da ihtiyaçlar kadar ustasının hayal gücüdür...
Zanaat için yetenek başlı başına bir etken olmayabilir denir. Oysa herkes her zanaati yapamaz. Ve herkes zanaatkâr olamaz. Bir kişinin bir mesleği seçmesi; o mesleğe yeteneğinin olması, ilgi alanına giriyor olması, gelecek kaygısı, ailesinin yönlendirmesi nedeniyle mecbur kalması veya baba mesleği olmasıyla da alakalı olabilir. Ancak ne olursa olsun el becerisi ister. El becerisi geliştirilebilen bir durumdur. Ve eğitim gerektirir... Tıpkı resim veya enstrüman çalmak veya bir çok sanat dalı gibi...
Bu durum bütün sanat dalları için de aynıdır. Ve hepsi için okullar vardır. Yetenek de geliştirilmeye ve eğitime ihtiyaç duyan bir olgudur.
Ses sanatçılığı açısından ses ve hassas bir kulak gerekir ve bu gerçekten de ayrı bir yetenektir. Bu nedenle yetenek anlamında ses sanatçılığını ayrı tutacağım.
Ve içinde bulunduğumuz çağda, teknolojinin gelişimi zanaate tamamen olumsuz etkiler yapmışken, sanata daha çok olumlu etkileri olmuştur.
Biz amatörleri saymıyorum. Ortaya koyduğumuz eserin sanatsallığı da tartışmaya açıktır...
Bir diğer sorunlu kıyaslama söylemi ise; "sanatçı maddi beklentiden uzaktır, zanaatkârın maddi beklentisi vardır." Söylemidir. En basit iafde ve örnekle: "O zaman sergilenen eserlerin üstünde neden fiyat etiketi var?" Diye sormak lazım bence...
Her ne kadar, sanatçı, üretirken maddi kaygı taşımaz denilse de; ürettiği esere bedel biçmeyen, bir talipli çıkınca satmayan ya da sipariş aldığı iş için pazarlık yapılmasını istemeyen, eserini satmak için sergilere başvurmayan, sanatını sahnede/kamera önünde sergilerken ücret almayan sanatçı yoktur.
Kaldı ki, isim yaptıkça sanatçı veya esere biçilen değer daha da yükselir. Özellikle; sinema, TV dizi ve reklam sektöründe akla gelmeyecek ücretlerle rol verilen oyuncular bulunmaktadır. Ki bazıları sanatçı veya oyuncu bile olmayıp popüler kültürün kazandırdığı imajı ile oradadır. Sonra bir bakmışsınız değerli ve ünlü sanatçımız diye anons edilir olmuşlar...
Ayrıca, sanatçı; ekonomik kaygıları göz önünde bulundurmadan üretim yapıyor olsaydı istisna dahi olsa yukarıda örneğini verdiğim kopya heykel yoluna baş vurulmazdı. Ya da sayıları küçümsenmeyecek kadar olan bazı sanatçılar(!) ünlü sanat eserlerinin replikalarını yapıp satma cesaretini göstermezdi..
Öyle olsaydı (yani sanatçı maddi beklenti içinde olmadan üretim yapıyor olsaydı); Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu diye bir kanuna da pek ihtiyaç olmazdı. Olsa da kapsamı farklı olurdu. Mesela; toplum yararına yapılan ve kamu spotu olarak adlandırılan eğitici yayınlarda görev alan yönetmen dahil bazı sanatçılar bu iş için para almazdı. Ya da telif hakkı derdine düşmezlerdi. Hatta hayatını kaybeden sanatçıların mirasçılarına kadar kazanç devam etmesi gibi bir duruma da gerek olmazdı.
(Yardım, bağış gibi belirli amaçlarla yapılan yılda bir iki kere katılınan organizasyonları ayrı tutuyorum.)
(Lütfen yanlış anlaşılmasın, tabi ki herkes emeğinin karşılığını alsın, çok daha fazla kazansın. Ki sanatçı sanatını üretmeye devam etsin. Değil mi? Hem kime ne? Ama diğer taraftan da; sanat ile zanaat kıyaslanırken sanatçının hiç bir maddi beklentisi yokmuş havası yaratılmamalıdır bence...)
Zanaatkâr, doyacak ve kendine yetecek kadar para kazanır. Diğer tarafta ise; sanatçı daha fazla kazanır ve refah seviyesi yüksek, bir o kadar da itibarlı hayat yaşar. Özellikle isim yapmış sanatçı ise... Ki maddi kaygı taşımıyor olsalar; kendisine o imkanı tanıyan sevenlerine tepeden bakmaz, koruma ordusuyla gezmez ve toplumdan izole bir hayat yaşamazlardı... Ne yazık ki; sanatçı diye gezen bir çok kişi bu şartlarda yaşamaktadır. İstisnaların kaideyi bozmadığı nadide bir örnektir bu durum...
(Bazı sanatçılar kötü şartlarda yaşamış olabilir tabi ki. O onların tanınırlığı ya da kazancını ne şekilde harcadığıyla ve yaşam tarzıyla da alakalıdır.)
Oysa zanaatkârın böyle bir imkanı yoktur...
Ayrıca, bir çok sanatçı yılda bir iki iş yaparak da geçinebilir. Zanaatkâr neredeyse her gün üretmek durumundadır.
....
Yukarıda değindiğim ve bunu yaparken de sanki çok kolaymış gibi anlattığım sanat dalları tabi ki zorluklar içermekte ve fedakarlık gerektirmektedir. Ancak uygulamada zorluklar olsa da işin özü yazıda anlatılanlar gibidir.
Tabi ki sanatın gücü tartışılamaz. Tabi ki sanatçının eser yaratma kabiliyeti ve topluma, hatta içinde bulunulan zamana ve geleceğe katkıları küçümsenemez. Tabi ki sanatçı kendi penceresinden farklı bakar dünyaya ve bunu eseriyle dışa vurur...
Ama yine de; birçok sanat dalının ZANAAT, birçok zanaat dalının da SANAT tarafı VARDIR diyorum.
Şunları da ifade edeyim ki böylece sanat ve sanatçıya haksızlık yapmış olmayayım: Zanaatkâr, tezgâhının başına geçtiğinde; neyi, nasıl üreteceğini ve sonuçta ortaya çıkacak ürünü ve kazancını önceden bilir. Ancak (sahne sanatları ile sinema ve dizi hariç, senaryo dahil) sanatkâr, atölyesine girdiğinde ya da kalemi kağıdı eline alıp, masaya koyduğunda; ortaya koymak istediği eser sadece kafasındadır (ki bu bile sancılı bir süreçtir). Ortaya çıkacak eserde; kafasındakini tam olarak aktarıp, aktaramayacağını dahi bilmez. Düşünür, tasarlar ve yeteneği, tecrübesi ile hayal gücünü harmanlayıp harekete geçer. Belki de sanat ve zanaat arasındaki en ciddi fark budur.
Maddi konuları bir kenara bırakırsak, sanırım aradaki en belirgin fark; zanaatte üretilenin (üretim şekli ürüne göre değişmekle birlikte) estetik açıdan görsellik ve kullanım kalitesinde mükemmellik hedeflenirken ve zanaatkârın elinden çıkan ürün kullanıcısı açısından DUYGUSUZ bir eşya / araç olmaktan başka ANLAM ifade ETMEZ. Sanat; estetiği ön planda tutarak, kendini en mükemmel ve en ÖZGÜN şekilde ifade etmeye çalışmaktır. Sanat ürününü eser yapan; zanaat ürününün eşya anlamından öteye gidememesinin aksine; her dinleyen / inceleyen / seyreden için verdiği farklı DUYGU ve ANLAMDIR.
....
Amacım, konuyu; bilgim ile gözlem ve tecrübelerim el verdiğince her yönüyle adilane bir şekilde değerlendirmek ve sadece çoğu zanaat türünün ve ortaya çıkan ürünün de sanat içerdiğine, uygulama aşamasında sanat ve zanaatin benzerliklerinin çok olduğuna ancak toplumdaki statüleri arasındaki farka dikkat çekmek olup, iki olgudan birini yüceltip, diğerini küçük düşürmek değildir.
Bir diğer amacım ise; endüstrileşmenin etkisiyle giderek sayıları azalan ve çoğu kişi tarafından görmezden gelinen, çocukluğum ve gelişimim boyunca birkaçını yaparak veya çoğunlukla yapanların arasında bulunarak temas ettiğim zanaat türleri başta olmak üzere zanaatkârlar ile unutulan zanaatlere selam durmaktır.
Oncelikle, sanat ve zanaat arasindaki fark hakkinda bu kadar cok dusunce oldugunu bilmiyordum. Tabi ki bu benim konuya va sanat tarihine olan uzakligimdan kaynaklaniyor.
Yaziyi okurken, nerdeyse sonuna kadar, dedim ki birisi zanaatkarlara cok fena haksizlik ediyor ve uykusuzadam buna cok uzulmus. En son cumlede anladim neden bu hissiyatin olustugunu.
Insanoglu cok enteresan bir yaratik. Sahneyi, ovguyu, basariyi baskalari ile paylasmakta cok zorlaniyor. Herhangi bir zanaatkarin ortaya cikardigi urune sanat eseri demenin neden bu kadar zor oldugunu anlayamadim. Kazanc acisindan biri digerinden daha ustun olabilir ama itibar acisindan hic bir meslek grubunun digerinden daha ustun oldugunu dusunmuyorum.
Bir de, wikipedia linki
Oncelikle, sanat ve zanaat arasindaki fark hakkinda bu kadar cok dusunce oldugunu bilmiyordum. Tabi ki bu benim konuya va sanat tarihine olan uzakligimdan kaynaklaniyor.
Yaziyi okurken, nerdeyse sonuna kadar, dedim ki birisi zanaatkarlara cok fena haksizlik ediyor ve uykusuzadam buna cok uzulmus. En son cumlede anladim neden bu hissiyatin olustugunu.
Insanoglu cok enteresan bir yaratik. Sahneyi, ovguyu, basariyi baskalari ile paylasmakta cok zorlaniyor. Herhangi bir zanaatkarin ortaya cikardigi urune sanat eseri demenin neden bu kadar zor oldugunu anlayamadim. Kazanc acisindan biri digerinden daha ustun olabilir ama itibar acisindan hic bir meslek grubunun digerinden daha ustun oldugunu dusunmuyorum.
Bir de, wikipedia linki
Günaydın,
Öncelikle azim ve sabrınız için teşekkür ediyorum.
Tabii ki zanaat ile sanat arasında çıkış noktası, işleniş ve kullanım itibariyle ciddi farklar var. Yani gidip sanat eserini evimizde kullanmıyoruz ama bu zanaatkarın ürününün en azından vitrindeyken sanatsal bir değeri var diye düşünüyorum... Bu noktada da kendimce itibarlarını iade etmeye çalıştım.
Dün bir konsere gittik. Evimizin karşısında bir dernek var. Orada oluşturdukları koro ile müzik çalışması yapıyorlar. Provalarının sesi evimize geliyor. O koro üyelerinden birisi de yine evimizin karşısında çay ocağı işleten Ahmet abi sağ olsun bize davetiye verdi ve gittik. Erken gittiğimiz için provalarını da izledik. Muhteşem bir konser oldu, şahsen ben çok eğlendim. Orkestra harikaydı özellikle. TRT İzmir radyosu sanatçıları... Şimdi baktığımız icra edilen şarkıların, müziklerin hepsi başkalarının ürettiği eserler. Dün gece dinlediğimiz şarkılar memleketin her yerinde söylenen şarkılar ve müzikler. Bu noktadan bakınca da bir zanaatkar refleksi sergiliyorlar aslında ama hiçbir zanaatkar iş bitimi böyle ayakta karşılanmıyor.
Aradaki esas fark gönle hitap etmek aslında...
Nedense link konusunu çözemedim. Başka sitelerin linki de aynı şekilde hata verdi.
Linkte
Marcel Duchamp'ın Çeşme isimli sanat eseri(!) ile ilgili bilgiler yer alıyor.
Yorum yapmayacağım...
Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun duduklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova'da Biristol Oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde
kederli bir gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören
olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
hatta Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun
saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin
içinde sıcak bir fırancala gibi
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler
bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın
arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama
kendisi vardı
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakıt hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra
batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında
rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı.
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir
vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Pırağ
Bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Pırağ
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yal-
nızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için
Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakıtları yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
Birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden
geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda eli-
nin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitir-
dim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı
çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine
yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini bir de tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyorlar
görmedik
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında
üç mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına
seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki se-
simi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri
de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün
kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var
ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Pırağ'da aldı
görmedik
vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacagım
diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır
alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı
tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak
istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık
zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri
çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir
karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
ıı
On dokuz yaşım Beyazıt Meydanın'dan geçiyor çıkıyor Kızıl
Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da mey-
danlardan konuşuyoruz.
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof daha
dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak
ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasında-
ki otel odamda
Sen ırmagı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
Sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris
damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz
Abidin'le
meydanda fırdönen Celalettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar
renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlı-
ğında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tu-
valinde Abidin'in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç
kere bulacağım
işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını
Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir
sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiy-
le birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir
parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına
ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şe-
hit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşı-
nı gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonraki-
lerin ve tavan arasında yatan genç kadının
Küba'dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı
bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini
değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrının resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini
yapabilir misin
bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu
avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin
ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya ka-
vuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı
Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla
fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok
rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel'in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kaadına hürriyet
sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet
sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum
içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris'te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün
eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağarayı ilk bizonu çizdiğin-
den beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan
bir odur.
Paris'te bir kestane ağacı olacak
Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatmak bu kitabın kaadını yapanlar
yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkanında
satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de
Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı, belası başımın.
(Tiren, Varşova-Krakof-Pırağ-
Moskova-Paris-Havana-Moskova
1961)
Nazım HikmetHiTNeT, Ömer Tuncer