Göz Kapaklarının Ardında Kalan
Aslında
en çok susarak konuşur insan,
en çok sustuğunda bağırır içi.
Bir kelimeyi yutarken
bir ömürlük sızı bırakır damağında
ve kimse fark etmez,
çünkü ses çıkmamıştır.
Gözler…
Herkes bakar ama azı görür.
Bir çift göz,
gecenin içinden geçip gelen bir yol gibidir;
üzerinde izler vardır
ama tabelası yoktur.
Kim hangi acının
hangi virajda başladığını bilmez.
Yürek dediğin,
herkese açık bir meydan değildir.
Daha çok
arka sokaklara benzer;
ışığı az,
hatırası çok.
Kimi kapısını kilitler,
kimi anahtarını kaybeder,
kimi de hiç açmamaya yemin eder.
Hüzün,
yüksek sesle gelmez insana.
Bir dost gibi oturur yanına,
önce alışır sessizliğine,
sonra yerleşir.
Bir fincan çayın buharında,
yarım kalmış bir cümlenin sonunda,
gece yarısı ansızın akla düşen
eski bir isimde yaşar.
Yüreği anlamayanlar,
sorular sorar ama cevap beklemez.
“İyi misin?” der,
ama “değilim”in ağırlığını taşıyamaz.
O yüzden
gözlerde ne görsünler?
Bir bakışta
kaç yangın sönebilir ki zaten?
İnsan bazen
kendi kalbine bile yabancılaşır.
Sevdiğini savunurken incitir,
kaçtığını sanırken
tam ortasına düşer acının.
En çok da
anlatamadıklarından yorulur.
Çünkü her yara
hikâyesini istemez,
bazıları sadece
anlaşılmak ister.
Ve zaman…
Her şeyi iyileştirmez.
Bazı şeyleri
sadece derine iter.
Gülüşlerin arasına saklar,
başarıların arkasına,
“güçlüyüm” cümlesinin içine.
Sonra bir gün,
hiç beklenmedik bir anda
göz kapaklarından sızar.
İşte bu yüzden
en çok gözlere saklanır hüzün.
Çünkü gözler
yalan söylemeyi beceremez.
Kapanırken bile
bir şey anlatır.
Yeter ki bakan,
bakmakla yetinmesin.
Ve belki de
insan olmanın en kırılgan hâli budur:
Anlaşılmayı beklerken
susmayı seçmek.
Kalabalıkların içinde
kendi sesine fısıldamak
ve yine de
içinden geçenleri
kimseye borçlu hissetmemek.








6Beğeniler




Normal
