Gezi Günlüğü - ll -
Tekrar merhabalar herkese...
Kaldığımız yerden devam edelim haydi.
Sabah erken kalkıp ufak bir kahvaltı sonrası çadırları söküp, çantaları yerleştirdik. Bu süreç tahminimizden çabuk tamamladı ve saat 11 civarında Küçükova kampımızdan ayrılarak yola çıktık. Yola çıktık derken, koya inerken ki bayır dahil iki anlamda da yola çıktık.
Ve yolda biz, park etmiş araçlar, e tabi doğal olarak asfalt ve maki türü yeşillik... Bir de in'ler cin'ler var. Yani muhtemelen vardır. Göstermiyorlar kendilerini doğal olarak.
Aslında biz yola çıkana kadar her şey normaldi...
Normaldi normal olmasına da sonrası muamma...
Çünkü, ciddi bir araç sorunumuz var.
Hangi araç, saat kaçta, ne tarafa gidecek?
Hiç bir net bilgimiz yok maalesef.
Çok ilginçtir ki; Erdek'e ilk varış yaptığımız andan itibaren "Büyükova, Erdek minibüsleri hangi saatte hareket ediyor?" Sorumuza kimse aynı cevabı veremedi.
Hatta inanır mısınız; minibüs durağındaki diğer hatların şoförlerine bile sorduk. Kimse net bir bilgi veremedi. Aklımdan "belki de tek bir araç var ve o da canı ne zaman istiyorsa hareket ediyor galiba" diye geçtiğini hatırlıyorum.
Tesadüfen, Erdek'te indiğimiz zaman terminalde bulunan bir kişi o hattın minibüs şoförlerinin(!) diye iki ayrı telefon numarası verdi. Kamptan ayrılacağımızın bir gün öncesi yani Salı günü aramış ve ikisinin de taksi şoförü olduğunu öğrenmiştik. Ve onlar da minibüs saati hakkında bilgi sahibi değillerdi (bence kendi aralarında danışıklı dövüş cinsinden anlaşma vardı ve aslında biliyorlar ama parayı kendileri almak için sağıra yatıyorlardı hissine kapılmıştım). O andan itibaren kamp yerindeki keyfimiz kaçmaya başlamıştı.
Yani, Erdek merkeze döneceğiz diye kamptan ayrıldık ama neyle, nasıl ve ne zaman belli değil!
Salı günü Büyükova'daki çay bahçesi işletmecisine de sormuştuk: "Saat başı araç var!" Dedi. Oysa geçen sene Batuhan geldiğinde günde dört sefer olduğunu öğrenmişti. Kaldı ki; bir gün öncesinde bizim yürüyerek geçtiğimiz yolda; ne Küçükova, ne de Büyükova yönünde hareket eden tek bir toplu taşıma aracı görmemiştik.
Neyse! Dedik
(Günlükleri okudukça rutin bir kelime haline geldiğine sizler de şahit olacaksınız bu neyse neysesinin)
Biz de: "Yürüyelim, illa ki yolda bir araca denk geliriz." Dedik. Hem ya geçen sene ki gibi sadece 4 sefer varsa o zaman hesaplar başta aşağıya değişir ki buna ne moralman, ne de motivasyon olarak hazırlıklı değiliz.
Neticede ne kadar bekleyeceğimiz de belli değil ve yolumuz uzun...
Önce Erdek'e oradan da Çanakkale'ye sonra da Ezine / Geyikli / Çamoba köyü kumsalına gideceğiz.
İşte bu düşüncelerle yola çıktık...
Şu tepeyi aşalım, bu gölgede mola verelim derken takribi iki buçuk kilometre yürüdük... Yolda tek tük araç geçişi oldu ve bizi görmezden geldiler...
Her ne kadar haklı olsalar da insan bir hayli hayal kırıklığı yaşamıyor değil.
Düşünsenize; uzun zamandır sırtımızda on kilodan fazla çanta var, güneş durmaksızın sizinle uğraşıyor ve dönüp bakıyorsunuz arkadan size doğru gelen bir araba var. Ve araç daha uzaktayken başlıyorsunuz elinizi sallamaya. Kafanızda sorular: Acaba arabada yer var mı? Acaba durup bizi alır mı? Gibi gibi bir sürü basit soru! O ümit araba yanınızdan geçip gidene kadar sürüyor.
Ve sonra araba yanınızdan geçip gidiyor. Kimse yüzünüze bile bakamıyor... O araba sesini duyduğunuz andaki umudun yerini isyan alıyor haliyle...
Bu şekilde kulağımız geride, gözümüz kâh aval aval öteye beriye, kâh ara sıra arkamıza dönüp kat ettiğimiz yola bakarak, uzakta bir hareket var mı diye kontrol ede ede sonunda İlhanköy isimli mahalleye vardık. (Hani burada yazarken mahalle diye yazıyorum ama vaktinin köyleri bunlar, mahalle olarak geçiyorlar. Öyle dip dibe mahalle canlanmasın gözünüzde yani.)
Orada, yol kenarındaki fırını işleten kadına minibüsü sorduk, telefonun saatine baktı, orada bekleyen başka bir kadına: "Senin haberin var mı gıı?" Bakışı attı ve sonrasında da: "On beş, yirmi dakikaya geçer." Dedi. Biraz orada takıldık, soğuk su falan içtik, gölgede serinledik. Durağın yerini öğrenince hemen oradaki çay bahçesinde çay içelim diye rıhtıma gittik. Ki yola çıktımızdan bu yana çay krizim boğazımı kemirip duruyor...
Çay bahçesinde çok hoş karşıladılar bizi sağ olsunlar. Sohbet falan ettik. Birer çay içtik.
E tabi doğal olarak orada da minibüsü sorduk.
Biri: "Otuz dakikada bir geçer." Dedi.
Diğeri: "Şu saatte kalkar, şu saatte geçer." Dedi.
Öteki: "Yok yav daha çok var!" Dedi...
Öbürü, başka bir şey...
Arka masadaki başka, onun sağ çaprazındaki bambaşka...
Biz Batuhan ile pinpon maçı seyreder gibi bir ona, bir diğerine ve sık sık da birbirimize şaşkın şaşkın ve sinirden sırıtarak (ama çaktırmadan) bakıp duruyoruz.
Ve en sonunda da: "Merak etmeyin, biz sizi bindirmeden göndermeyiz!" Dedi çay servisi yapan dayı.
Diğerleri de salladıkları kafaları ve gülen yüzleriyle onu desteklediler.
Bir gezgin daha ne ister ki değil mi ama?
Ohh beee! Dedik.
Şimdi tamamdır bu iş!
İçimiz rahat bir şekilde oturduk, çayımızı içtik. Biraz sohbet ettik. Daha doğrusu onlar: Nereden gelir, nereye gidersiniz? Gibi sorular sordular. Bizi de cevapladık...
Sonra dedik: "Eh! Artık bize müsaade, kalkalım biz!"
Çayın ücretini oradaki bir bey ödemek için ısrar etti. Biz de teşekkür ettik.
"Şuradaki ağacın altında bekleyin." Dediler.
Tekrar tekrar teşekkür edip, helalleştik, vedalaştık...
Gösterilen ağacın yanına gittik. Bekliyoruz.. Kahve ile arası yirmi - otuz metre falan. Beklerken iskeledeki çeşmeden su içmeye hem de termosa su doldurmaya gittim.
O sıra çeşme yanında arabasını temizleyen bir beye sordum:
"Minibüs ne zaman geçer?" Diye.
"Beş on dakika önce gitti!" Dedi.
Haydaa! Buyur buradan yak!
Biz şaşkın bir halde Batuhan'la birbirimizin yüzüne bakıp gözüne ışık yiyip apışıp kalan kedi misali yine kala kaldık .
Donduk öylece bir kaç saniye...
Ama ömür kadar uzundur o an...
Arkadaş, hiçkimse mi bilmez yaa huuu, hiç mi kimse bilmez?
Bir insan; yaşadığı yerdeki toplu taşıma aracı saatlerini bilmiyorsa bence uzaylı falan olmalı. Tabi bilmeyen çıkabilir ama hepi topu bir hat var ve hususi aracın yoksa binmen lazım. Belki de yanlış kişilere sorduk. Ya da bizden başka herkesin arabası mı var acaba?
Anlayamadım gitti...
En yakın cevap veren fırıncı kadın oldu sağ olsun ama biz gittik kahvedeki erkek milletine kandık iyi mi?
Sonraki araç ile ilgili tutarsız bilgiler havada uçuşuyor tabi yine... Biz bir yandan de ja vu üstüne de ja vu yaşıyor, bir yandan da sinir harbine giriyoruz içten içe...
Neyse... (Demiştim size zırt pırt karşınıza çıkacak diye.)
Baktık yapacak bir şey yok!
Hal böyle olunca dedik: "Biz başımızın çaresine bakalım en iyisi."
Çantaları sırtlanıp düştük yolaaa...
Hedefimiz daha sık minibüs kalkan Narlı mahallesi. Eskiden köymüş. Sonra mahalle yapmışlar. İlhanköy mahallesi ile arasında beş kilometre gösteriyor harita ve bu yolda da çok rampa var. Daha doğrusu Küçükova'dan Narlı'ya kadar tek düz yer İlhan köyü. Gerisi rampa inip çıkarak geçiyor. Kimisi dik, kimisi hafif...
Yolda hem dinlenmek, hem de ihtiyaç için birkaç kere mola verdik diye hatırlıyorum.
Öğlen saatleri...
Ve güneş resmen nişan almış, bizi sırtımızdan sırtımızdan vurup duruyor...
Sıcaktan suyumuz çıkmış ve termoslarda da suyumuz kalmamış neredeyse.. Yolluk yiyecek de pek bir şeyimiz yok...
(Şuraya temsili bir fotoğraf bırakayım. Bu da 2018'den kalma. Bu tur biraz fazlasıyla stresli geçtiği için, biraz öyle ahım şahım fotojenik kadrajlar sunmadığı, eh biraz da güneş ışınlarının yarattığı olumsuz ortam nedeniyle pek fotoğraf çekemedim. Eskilerle idare ediverin gaari)
Bu bir şey değil tabii...
Önceki gün, Küçükova koyundan, Büyükova koyuna gidip gelirken tişörtleri çıkartmıştık. Batuhan'ın omzunun güneşten yanmış olması nedeniyle çok da yavaş yürüyoruz. Sırtındaki çanta canını bir hayli yakıyor doğal olarak...
Uzun yol şoförleri misali: Şu ağacın gölgesi... Şu köşeyi döndük mü tamam bu iş... Bu rampadan sonra bir şey kalmayacak... Diye diye ve arada geyik muhabbeti yapa yapa, bir yandan arkamızdan araba geliyor mu acaba diye baka baka bayağı yol kat ettik.
Ama Batuhan acısında zorlu bir yolculuk oldu.
Aslında ben yürümeyi çok severim.
Hiç şikayetim yok.
Kaldı ki hedefimiz çok uzakta, ulaşması zor... Batuhan'ın durumu da ortada...
Ama manzara enfes, hava mis, denizden tuz kokusu geliyor. Denize yüksekten bakıyoruz.
Hava berrak, görüş sınırsız.
Alabildiğine mavi, masmavi...
Karşı kıyılardaki dağlar, tepeler görünüyor... Normal şartlarda sırtımdaki çantanın, her adımda ağırlaşması gerekir ama umurumda bile değil valla... Batuhan acı çekmese hedefimize ulaşamamak dahil hiçbir şey dert değil bana yani...
Bu arada Batuhan'ın durumu nedeniyle daha sık mola verir olmuştuk.
Böyle böyle çok uzun mesafe yürüdük. Baktık ki ileride yerleşim yeri var, keyfimiz yerine geldi biraz daha. Ama Batuhan'ın acısı iyice çoğaldı. Ki onun çantası benimkinden ağır. Bir ara yolda değiştik çantaları ancak benim çantamda onun fiziğine uygun gelmedi...
Neyse...
(Kendisini yine görünce gülesim geldi)
Öyle böyle, ite kaka yürüye yürüye son bir virajdan sonra hafif bayır aşağı boşa atmışken ayakları (ki sırt çantaları da ileri doğru ittikleri için yerinde durmak, yürümemek ne mümkün?) paldür küldür yürür olduk...
Amman All la hım o da ne?
Ohhh!
Hele şükür!
Önümüzde, az ileride; dikilmiş Narlı tabelası yüzümüze sırıtıyor pişmiş kelle gibi... Oysa sudan çıkmış balığa dönen bizdik ve pişmiş aşa su katılmaz derlerdi. Ama olsundu bu anı gördüydüktü ya içimizde bir sevinçtir almış başını şampiyonluk turu atıp duruyordu içimizin dört duvarına vura vura...
O gazla kısa bir süre daha yürüyüp Narlı tabelasını geçtikten sonra mola verdik. Yaklaşık üç yüz, dört yüz (hadi siz değerli okuyucunun güzel hatırna beş yüz) metre var Narlı'ya...
Yol kenarında kaldırım veya oturacak ya da dikilecek doğru düzgün bir yer de yok. Bir bahçenin yola sarkan ağacının altında dikiliyoruz. Dibimiz dikenli tel ve onun dibi yüksek ve dik... Çantalar yerde..
Bir süre sonra uzaktan araba sesi geldi baktık ki; Büyükova'dan kalkan sonraki minibüs yetişmiş bize...
Güler misin ağlar mısın ikileminin arasındaki boşlukta banji jumping yapıyor içimize içimize çağlayan sevinç çığlıklarımız...
Talihsizliğimize mi, İlhanköy mahallesindeki ahaliye mi, sabırsızlığımıza mı kahredelim bilemedim. Ama bir yandan da gülüyorum halimize. Neticede güzel anı bunlar. Bir nevi macera...
Millet her şey dahil otellerde kurulmuş oyuncak bebek gibi belli saatlere uymak zorundayken biz özgürlüğümüzün tadını çıkartıyoruz diye geçiyor aklımdan.
E pek tabii ki Batuhan'a çaktırmadan düşünüyorum hepsini...
Çocuk can derdinde, ben macera derdindeyim. Ne ayıp! Babaya yakışır mı hiç böyle şeyler? Ama insanız işte. Zaaflarımız var...
Neyse...
Bindik minibüse sonunda. Pencereler açık üfül üfül esiyor. Harika...
Sanırım otuz-kırk dakika sonra Erdek'teydik. Orada terminalde kahvaltı yaptık, biraz kendimize geldik... Aklım Batuhan'da diye yazayım da buraya yukarıda yazdığım yüzsüz baba utancından kurtulayım...
Sonunda Çanakkale'ye gidecek otobüse bileti aldık. Sigara çay derken otobüs de hareket etti sonunda... Sanırım saat on yedi civarı...
Çanakkale'ye kadar dinlenmemiz lazım. Sonrasında da gidecek yol ve yapacak çok şey var...
Lakin esas konu başka:
Çanakkale'den Çamoba'ya araç bulabilecek miyiz?
Bulsak, saat kaçta Çamoba'da olacağız?
Çadır açacak yer bulabilecek miyiz?
Bulsak izin verecekler mi?
İzin vermezlerse gecenin bir yarısı nereye sığınacağız ya da ne yapacağız?
Ve en çok merak ettiğim; acaba Çamoba'ya ulaşınca ne bulacağız ya da şöyle yazayım; her şey iki sene önce bıraktığımız gibi duruyor mu?
Haydi varın sizler de dinlenin gayri.
Daha anlatacaklarım var...
Sonraki bölümde görüşmek üzere...
Sabrınız için teşekkür ederim.
Esen kalın...
..
Kaldığımız yerden devam edelim haydi.
Sabah erken kalkıp ufak bir kahvaltı sonrası çadırları söküp, çantaları yerleştirdik. Bu süreç tahminimizden çabuk tamamladı ve saat 11 civarında Küçükova kampımızdan ayrılarak yola çıktık. Yola çıktık derken, koya inerken ki bayır dahil iki anlamda da yola çıktık.
Ve yolda biz, park etmiş araçlar, e tabi doğal olarak asfalt ve maki türü yeşillik... Bir de in'ler cin'ler var. Yani muhtemelen vardır. Göstermiyorlar kendilerini doğal olarak.
Aslında biz yola çıkana kadar her şey normaldi...
Normaldi normal olmasına da sonrası muamma...
Çünkü, ciddi bir araç sorunumuz var.
Hangi araç, saat kaçta, ne tarafa gidecek?
Hiç bir net bilgimiz yok maalesef.
Çok ilginçtir ki; Erdek'e ilk varış yaptığımız andan itibaren "Büyükova, Erdek minibüsleri hangi saatte hareket ediyor?" Sorumuza kimse aynı cevabı veremedi.
Hatta inanır mısınız; minibüs durağındaki diğer hatların şoförlerine bile sorduk. Kimse net bir bilgi veremedi. Aklımdan "belki de tek bir araç var ve o da canı ne zaman istiyorsa hareket ediyor galiba" diye geçtiğini hatırlıyorum.
Tesadüfen, Erdek'te indiğimiz zaman terminalde bulunan bir kişi o hattın minibüs şoförlerinin(!) diye iki ayrı telefon numarası verdi. Kamptan ayrılacağımızın bir gün öncesi yani Salı günü aramış ve ikisinin de taksi şoförü olduğunu öğrenmiştik. Ve onlar da minibüs saati hakkında bilgi sahibi değillerdi (bence kendi aralarında danışıklı dövüş cinsinden anlaşma vardı ve aslında biliyorlar ama parayı kendileri almak için sağıra yatıyorlardı hissine kapılmıştım). O andan itibaren kamp yerindeki keyfimiz kaçmaya başlamıştı.
Yani, Erdek merkeze döneceğiz diye kamptan ayrıldık ama neyle, nasıl ve ne zaman belli değil!
Salı günü Büyükova'daki çay bahçesi işletmecisine de sormuştuk: "Saat başı araç var!" Dedi. Oysa geçen sene Batuhan geldiğinde günde dört sefer olduğunu öğrenmişti. Kaldı ki; bir gün öncesinde bizim yürüyerek geçtiğimiz yolda; ne Küçükova, ne de Büyükova yönünde hareket eden tek bir toplu taşıma aracı görmemiştik.
Neyse! Dedik
(Günlükleri okudukça rutin bir kelime haline geldiğine sizler de şahit olacaksınız bu neyse neysesinin)
Biz de: "Yürüyelim, illa ki yolda bir araca denk geliriz." Dedik. Hem ya geçen sene ki gibi sadece 4 sefer varsa o zaman hesaplar başta aşağıya değişir ki buna ne moralman, ne de motivasyon olarak hazırlıklı değiliz.
Neticede ne kadar bekleyeceğimiz de belli değil ve yolumuz uzun...
Önce Erdek'e oradan da Çanakkale'ye sonra da Ezine / Geyikli / Çamoba köyü kumsalına gideceğiz.
İşte bu düşüncelerle yola çıktık...
Şu tepeyi aşalım, bu gölgede mola verelim derken takribi iki buçuk kilometre yürüdük... Yolda tek tük araç geçişi oldu ve bizi görmezden geldiler...
Her ne kadar haklı olsalar da insan bir hayli hayal kırıklığı yaşamıyor değil.
Düşünsenize; uzun zamandır sırtımızda on kilodan fazla çanta var, güneş durmaksızın sizinle uğraşıyor ve dönüp bakıyorsunuz arkadan size doğru gelen bir araba var. Ve araç daha uzaktayken başlıyorsunuz elinizi sallamaya. Kafanızda sorular: Acaba arabada yer var mı? Acaba durup bizi alır mı? Gibi gibi bir sürü basit soru! O ümit araba yanınızdan geçip gidene kadar sürüyor.
Ve sonra araba yanınızdan geçip gidiyor. Kimse yüzünüze bile bakamıyor... O araba sesini duyduğunuz andaki umudun yerini isyan alıyor haliyle...
Bu şekilde kulağımız geride, gözümüz kâh aval aval öteye beriye, kâh ara sıra arkamıza dönüp kat ettiğimiz yola bakarak, uzakta bir hareket var mı diye kontrol ede ede sonunda İlhanköy isimli mahalleye vardık. (Hani burada yazarken mahalle diye yazıyorum ama vaktinin köyleri bunlar, mahalle olarak geçiyorlar. Öyle dip dibe mahalle canlanmasın gözünüzde yani.)
Orada, yol kenarındaki fırını işleten kadına minibüsü sorduk, telefonun saatine baktı, orada bekleyen başka bir kadına: "Senin haberin var mı gıı?" Bakışı attı ve sonrasında da: "On beş, yirmi dakikaya geçer." Dedi. Biraz orada takıldık, soğuk su falan içtik, gölgede serinledik. Durağın yerini öğrenince hemen oradaki çay bahçesinde çay içelim diye rıhtıma gittik. Ki yola çıktımızdan bu yana çay krizim boğazımı kemirip duruyor...
Çay bahçesinde çok hoş karşıladılar bizi sağ olsunlar. Sohbet falan ettik. Birer çay içtik.
E tabi doğal olarak orada da minibüsü sorduk.
Biri: "Otuz dakikada bir geçer." Dedi.
Diğeri: "Şu saatte kalkar, şu saatte geçer." Dedi.
Öteki: "Yok yav daha çok var!" Dedi...
Öbürü, başka bir şey...
Arka masadaki başka, onun sağ çaprazındaki bambaşka...
Biz Batuhan ile pinpon maçı seyreder gibi bir ona, bir diğerine ve sık sık da birbirimize şaşkın şaşkın ve sinirden sırıtarak (ama çaktırmadan) bakıp duruyoruz.
Ve en sonunda da: "Merak etmeyin, biz sizi bindirmeden göndermeyiz!" Dedi çay servisi yapan dayı.
Diğerleri de salladıkları kafaları ve gülen yüzleriyle onu desteklediler.
Bir gezgin daha ne ister ki değil mi ama?
Ohh beee! Dedik.
Şimdi tamamdır bu iş!
İçimiz rahat bir şekilde oturduk, çayımızı içtik. Biraz sohbet ettik. Daha doğrusu onlar: Nereden gelir, nereye gidersiniz? Gibi sorular sordular. Bizi de cevapladık...
Sonra dedik: "Eh! Artık bize müsaade, kalkalım biz!"
Çayın ücretini oradaki bir bey ödemek için ısrar etti. Biz de teşekkür ettik.
"Şuradaki ağacın altında bekleyin." Dediler.
Tekrar tekrar teşekkür edip, helalleştik, vedalaştık...
Gösterilen ağacın yanına gittik. Bekliyoruz.. Kahve ile arası yirmi - otuz metre falan. Beklerken iskeledeki çeşmeden su içmeye hem de termosa su doldurmaya gittim.
O sıra çeşme yanında arabasını temizleyen bir beye sordum:
"Minibüs ne zaman geçer?" Diye.
"Beş on dakika önce gitti!" Dedi.
Haydaa! Buyur buradan yak!
Biz şaşkın bir halde Batuhan'la birbirimizin yüzüne bakıp gözüne ışık yiyip apışıp kalan kedi misali yine kala kaldık .
Donduk öylece bir kaç saniye...
Ama ömür kadar uzundur o an...
Arkadaş, hiçkimse mi bilmez yaa huuu, hiç mi kimse bilmez?
Bir insan; yaşadığı yerdeki toplu taşıma aracı saatlerini bilmiyorsa bence uzaylı falan olmalı. Tabi bilmeyen çıkabilir ama hepi topu bir hat var ve hususi aracın yoksa binmen lazım. Belki de yanlış kişilere sorduk. Ya da bizden başka herkesin arabası mı var acaba?
Anlayamadım gitti...
En yakın cevap veren fırıncı kadın oldu sağ olsun ama biz gittik kahvedeki erkek milletine kandık iyi mi?
Sonraki araç ile ilgili tutarsız bilgiler havada uçuşuyor tabi yine... Biz bir yandan de ja vu üstüne de ja vu yaşıyor, bir yandan da sinir harbine giriyoruz içten içe...
Neyse... (Demiştim size zırt pırt karşınıza çıkacak diye.)
Baktık yapacak bir şey yok!
Hal böyle olunca dedik: "Biz başımızın çaresine bakalım en iyisi."
Çantaları sırtlanıp düştük yolaaa...
Hedefimiz daha sık minibüs kalkan Narlı mahallesi. Eskiden köymüş. Sonra mahalle yapmışlar. İlhanköy mahallesi ile arasında beş kilometre gösteriyor harita ve bu yolda da çok rampa var. Daha doğrusu Küçükova'dan Narlı'ya kadar tek düz yer İlhan köyü. Gerisi rampa inip çıkarak geçiyor. Kimisi dik, kimisi hafif...
Yolda hem dinlenmek, hem de ihtiyaç için birkaç kere mola verdik diye hatırlıyorum.
Öğlen saatleri...
Ve güneş resmen nişan almış, bizi sırtımızdan sırtımızdan vurup duruyor...
Sıcaktan suyumuz çıkmış ve termoslarda da suyumuz kalmamış neredeyse.. Yolluk yiyecek de pek bir şeyimiz yok...
(Şuraya temsili bir fotoğraf bırakayım. Bu da 2018'den kalma. Bu tur biraz fazlasıyla stresli geçtiği için, biraz öyle ahım şahım fotojenik kadrajlar sunmadığı, eh biraz da güneş ışınlarının yarattığı olumsuz ortam nedeniyle pek fotoğraf çekemedim. Eskilerle idare ediverin gaari)
Bu bir şey değil tabii...
Önceki gün, Küçükova koyundan, Büyükova koyuna gidip gelirken tişörtleri çıkartmıştık. Batuhan'ın omzunun güneşten yanmış olması nedeniyle çok da yavaş yürüyoruz. Sırtındaki çanta canını bir hayli yakıyor doğal olarak...
Uzun yol şoförleri misali: Şu ağacın gölgesi... Şu köşeyi döndük mü tamam bu iş... Bu rampadan sonra bir şey kalmayacak... Diye diye ve arada geyik muhabbeti yapa yapa, bir yandan arkamızdan araba geliyor mu acaba diye baka baka bayağı yol kat ettik.
Ama Batuhan acısında zorlu bir yolculuk oldu.
Aslında ben yürümeyi çok severim.
Hiç şikayetim yok.
Kaldı ki hedefimiz çok uzakta, ulaşması zor... Batuhan'ın durumu da ortada...
Ama manzara enfes, hava mis, denizden tuz kokusu geliyor. Denize yüksekten bakıyoruz.
Hava berrak, görüş sınırsız.
Alabildiğine mavi, masmavi...
Karşı kıyılardaki dağlar, tepeler görünüyor... Normal şartlarda sırtımdaki çantanın, her adımda ağırlaşması gerekir ama umurumda bile değil valla... Batuhan acı çekmese hedefimize ulaşamamak dahil hiçbir şey dert değil bana yani...
Bu arada Batuhan'ın durumu nedeniyle daha sık mola verir olmuştuk.
Böyle böyle çok uzun mesafe yürüdük. Baktık ki ileride yerleşim yeri var, keyfimiz yerine geldi biraz daha. Ama Batuhan'ın acısı iyice çoğaldı. Ki onun çantası benimkinden ağır. Bir ara yolda değiştik çantaları ancak benim çantamda onun fiziğine uygun gelmedi...
Neyse...
(Kendisini yine görünce gülesim geldi)Öyle böyle, ite kaka yürüye yürüye son bir virajdan sonra hafif bayır aşağı boşa atmışken ayakları (ki sırt çantaları da ileri doğru ittikleri için yerinde durmak, yürümemek ne mümkün?) paldür küldür yürür olduk...
Amman All la hım o da ne?
Ohhh!
Hele şükür!
Önümüzde, az ileride; dikilmiş Narlı tabelası yüzümüze sırıtıyor pişmiş kelle gibi... Oysa sudan çıkmış balığa dönen bizdik ve pişmiş aşa su katılmaz derlerdi. Ama olsundu bu anı gördüydüktü ya içimizde bir sevinçtir almış başını şampiyonluk turu atıp duruyordu içimizin dört duvarına vura vura...
O gazla kısa bir süre daha yürüyüp Narlı tabelasını geçtikten sonra mola verdik. Yaklaşık üç yüz, dört yüz (hadi siz değerli okuyucunun güzel hatırna beş yüz) metre var Narlı'ya...
Yol kenarında kaldırım veya oturacak ya da dikilecek doğru düzgün bir yer de yok. Bir bahçenin yola sarkan ağacının altında dikiliyoruz. Dibimiz dikenli tel ve onun dibi yüksek ve dik... Çantalar yerde..
Bir süre sonra uzaktan araba sesi geldi baktık ki; Büyükova'dan kalkan sonraki minibüs yetişmiş bize...
Güler misin ağlar mısın ikileminin arasındaki boşlukta banji jumping yapıyor içimize içimize çağlayan sevinç çığlıklarımız...
Talihsizliğimize mi, İlhanköy mahallesindeki ahaliye mi, sabırsızlığımıza mı kahredelim bilemedim. Ama bir yandan da gülüyorum halimize. Neticede güzel anı bunlar. Bir nevi macera...
Millet her şey dahil otellerde kurulmuş oyuncak bebek gibi belli saatlere uymak zorundayken biz özgürlüğümüzün tadını çıkartıyoruz diye geçiyor aklımdan.
E pek tabii ki Batuhan'a çaktırmadan düşünüyorum hepsini...
Çocuk can derdinde, ben macera derdindeyim. Ne ayıp! Babaya yakışır mı hiç böyle şeyler? Ama insanız işte. Zaaflarımız var...
Neyse...
Bindik minibüse sonunda. Pencereler açık üfül üfül esiyor. Harika...
Sanırım otuz-kırk dakika sonra Erdek'teydik. Orada terminalde kahvaltı yaptık, biraz kendimize geldik... Aklım Batuhan'da diye yazayım da buraya yukarıda yazdığım yüzsüz baba utancından kurtulayım...
Sonunda Çanakkale'ye gidecek otobüse bileti aldık. Sigara çay derken otobüs de hareket etti sonunda... Sanırım saat on yedi civarı...
Çanakkale'ye kadar dinlenmemiz lazım. Sonrasında da gidecek yol ve yapacak çok şey var...
Lakin esas konu başka:
Çanakkale'den Çamoba'ya araç bulabilecek miyiz?
Bulsak, saat kaçta Çamoba'da olacağız?
Çadır açacak yer bulabilecek miyiz?
Bulsak izin verecekler mi?
İzin vermezlerse gecenin bir yarısı nereye sığınacağız ya da ne yapacağız?
Ve en çok merak ettiğim; acaba Çamoba'ya ulaşınca ne bulacağız ya da şöyle yazayım; her şey iki sene önce bıraktığımız gibi duruyor mu?
Haydi varın sizler de dinlenin gayri.
Daha anlatacaklarım var...
Sonraki bölümde görüşmek üzere...
Sabrınız için teşekkür ederim.
Esen kalın...
..








6Beğeniler







Hybrid şeklinde göster
