Gezi Günlüğü - lV -Final
Sayın Uykusuzadam ve Mahdumu Tabanvay Seyahat ve Turizm İşletmeleri Le Te De Şe Te İ yolcusu yolcularımız, bir yolculukta daha tekrar sizlerle birlikte olmanın haklı gururuyla kaldığımız yerden devam ediyoruz seyahatimize efendim...
En son biz çadırda uyuya kalmıştık da sizleri bilmiyorum.
Arkadaş, bir türlü yazıya geçemedim iyi mi? Cevap veriyorum: Hiç iyi değil!
Hadi başlayalım gari...
Çadırımda bir sarsıntı ile uyandım. Resmen üstüme yatar gibi oldu çadır. Bayağı bir korkuyla açtım gözlerimi ve fırladım. Ki zaten çadırın fermuarı açık. Üstümüzde gölge yapacak bir şey olmadığı için içerisi sıcak. Sabahın erken saatinde (sanırım altıdan sonra ama yedi de değil) dahi rahatsız edici bir sıcak var.
Uyku esnasında hele ki böylesi tenha bir yerde, bu şekilde bir sarsıntı olunca ve birkaç gün önce yaban domuzlarının çadırlarımızın birkaç metre arkamızdaki ziyaretinden sonra insan ister istemez tırsıyor yaaaani.
İlk hamlem bilinçsizce çakıya uzanmak oldu. Sanki bir şey yapacakmışım gibi. (Oysa oltadaki kıpır kıpır balığı bile canı yanar diye tutup çıkartamayan biriyimdir.)
Kalktım baktım ki bizim köpek arkadaş yine teşrif etmiş...
Su verdim biraz fakat suyu da beğenmedi şımarık şey ne olacak derdim ama demem çünkü belli ki damacana güneş altında kaldığı için çok ısınmış su... Ama bunun için de yapacak bir şey yok maalesef. Biz de soğuk suya hasretiz zaar.
Ben köpek arkadaşla sohbet ederken Batuhan da uyandı o sırada.
Neredeyse tam banyoluk, hamam suyu kıvamında suyla el yüz yıkama, dış fırçalama derken sabah sarhoşluğu geçti. Üstüne de kahve içince iyice kendimize geldik.
Batuhan denize girdi sonra...
Ben mi?
Ben kiiim, sabah sabah buz gibi Marmara denizine girmek kiiim? Hele ki dünkü Ayazma koyu buz ve taş kesilip, kalıp formunda sudan çıkma faslından sonra yemedi affedersiniz...
Bu yüzden, bende ufak ufak etrafı topladım. Yayılmış olan eşyaları ve çadırların içlerini düzenledim falan.
Zaman geçsin diye uğraş hepsi.
Biraz yürüyüş yapalım dedik ve bir hedef belirledik kendimize...
Sahilin görünen en uzak yerindeki buruna gidip geleceğiz. Bakınca yarım saatlik yol gibi...
Düştük yine yola.
Peşimizde köpek arkadaş yürüyoruz.

Fotoğraf temsilidir
Bu arkadaş 2018'deki gezimizde aynı yerde bize eşlik eden yoldaşımız...
Git babam git...
Git babam git...
Varamıyoruz bir türlü.
Yürüdükçe uzaklaşıyor sanki burun. Sanki benim Laz burnum gibi bir şey mübarek...
Göründüğünden uzakmış meğer...
Bu arada daha öğlen olmasına çok var ama güneş azimle harıl harıl yakıyor. Hafiften rüzgar var omuzlarımızı yalayıp geçen ama güneş rüzgara sinirlenip daha da fazla bize saldırıyor resmen...
İşte bu şartlarda hedefe ulaşması, dönmesi falan derken çok zaman alacak diye pes ettik, hedefe ulaşmadan geri döndük.
(Fark ettiyseniz neyse yazmadım hâlâ. En azından bu gereksiz notta neyse yazana kadar.)
Neyse (Battı balık yan gider ya da alışmış şeyde şey durmazmış misali mi demeli yoksa)
Kamp yerimize dönünce, Batuhan; biraz daha yüzüp güneşlenmek istedi, o cüsseyle fok balığı misali bir iki dalıp çıktı ve yattı kuma.
Bende çay bahçesinin gölge olan kısmında oturdum biraz. Elektronik postalara baktım. İş yerinde dosyaları teslim ettiğim arkadaşlarla bir kaç telefon görüşmesi yaptım. Bir kaç haber, bir kaç şiir okudum. Okuduğunuz bu günlük için notlar aldım. Sonra da çadırın oraya döndüm yine.
Neticede bir kaç saat sonra çadırları söküp eve doğru yola çıkacağız.
Batuhan geldi; "Ben kendimi iyi hissetmiyorum babuş!" Dedi.
Uyuyakalmış... Kızarmış iyice... Canı acıyor...
Eee tabi günlerdir güneş altındayız. Ve sabah yürüyüş sonrası Batuhan'ın üneş altında uzanması, bu da yetmezmiş gibi uyuması, tuzu biberi oldu demek ki..
Güneş yanığı için ilaç almaya Geyikli çarşıya gittim. Bir saatten fazla sürdü. Dönünce Batuhan daha kötü olduğunu söyledi ve hastaneye gitmeye karar verdi.
- Tamam, haydi gidelim. Dedim.
Kabul etmedi paşam.
- Çadırlar var, bunlarla gidemeyiz, burada da bırakmak olmaz. Sen kal." Dedi.
"Bir şey olmaz, bir saate gider geliriz!" 'Kim ne yapacak? Nereden bilecekler burada olmadığımızı?" Gibi peş peşe söylediğim sözlerim boşa gitti... Olmaz falan derken baktık yapacak bir şey yok yine... Mecburen tek gitti.
Enerjisi olmadığı için deniz şortunu da çıkartmadı, bu yüzden de yanına pek bir şey hatta şarjı çok az olduğu halde portatif şarjı dahi almak istemedi. Biraz para, telefon ve kimliğini aldı sadece.
Geyikli sahilde durağa kadar götürdüm. Oradan Geyikli'de hastaneye gidecek. Taksi de yok o anda... Bindi minibüse gitti.
Ben kamp yerine döndüm ama içim içime sığmıyor.
Çadırların ikisini de söküp topladım. Topladım ama nasıl yaptım bir de bana sorun. Ya da sormayın şimdi bir de onu anlatamam size. Yormayın beni. Hem ne yaptığımı da bilmiyorum aslında. Bir yandan da çok etkili rüzgar var. Çok zor oldu yani toparlanmak... Eşyaları düzenleyerek çantaları yerleştirmek yordu hâliyle...
Bunları yapıyorum ama aklımda sadece Batuhan var. Yaptığım her şeyi yarım yamalak yapıyorum. Çantaları dolduruyorum ama bir şeyler dışarıda kalıyor falan. Haydi bir kısmını çıkart yeniden doldur... Kafa basmıyor ki düzgün yapayım. Daha önce de doldurdum aynı eşyaları ama olmadı mı olmuyor... Bir daha deniyorum. Elim ayağım birbirine girmiş bir haldeyim yani.
Ben onlarla uğraşırken 2018'deki kamp zamanında çay bahçesinde çalışan Recep ve eşi ile oğulları geçiyorlardı yanımdan. Hemen tanıdık bir birimizi. Ayak üstü lafladık. Durumu anlatım. Bir yandan da toparlanıyorum. O ailesinin yanına sahile indi sonra...
Çantalar tamam. Şimdi sıra bunları taşımaya geldi. Ama ikisi hem ağır, hem de şekil olarak aynı anda taşınacak gibi değil. Birini kumsalda ailesi ile oturan Recep'e emanet edip, diğerini önceki akşam telefonları şarj etmek için gittiğim ve gitmişken de bira içtiğim çay bahçesine götürdüm. Biraz oturup dinlenip diğerini almaya gideceğim sözde...
Batuhan'ın mesajla bildirdiğine göre başına güneş geçmiş. Geyikli Hastanesinin ona bakacak imkanı yokmuş ve bir an önce müdahale edilmesi gerekiyormuş. Bunları taksiyle Ezine Devlet Hastanesine giderken yazmış.
Bu arada şarjı da bitti iyi mi?
Delirmemek elde değil.
Sinir harbi içindeyim. Bir yandan ona kızıyorum, bir yandan kendime. Bu arada eşim bir yandan, kayınço bir yandan arayıp duruyorlar sürekli "Haber var mı?" Diye. Ki Batuhan minibüse binip gider gitmez eşimi arayıp bilgi vermiştim.
Hiç birimizin aklı yerinde değil.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, gidip öteki çantayı almak geldi aklıma. Ne şekilde, hangi yoldan, ne kadar sürede Recep'in yanında gidip, çay bahçesine döndüm hatırlamıyorum.
Hayır! Tamam! Biliyoruz güneş geçti başına ama adama ulaşamıyorum ki... Başka bir sıkıntısı ya da ihtiyacı var mı? astaneye yetişebildi mi? Müdahale ettiler mi? Ciddiyeti nedir? Ne halde? Ne yapıyor? Kendine geldi mi? Daha ne kadar kalması gerekiyor orada? Yanındaki para yetecek mi?
Birini düşünmeden öteki geliyor aklıma ve tam bir kısır döngü. Hep aynı sorular... Peş peşe... Kafamın içinde kilise çanı var sanki. Dan Dan Dannn diye sorular bir o yana savruluyor bir bu yana...
Şeytan diyor bas git yanına ama ya o dönüşe geçtiyse diye cesaret de edemiyorum.
Bu düşüncelerle beklerken kayınço aradı. Eşi Deniz, sağ olsun telefonla Ezine Devlet hastanesine ulaşmış ve bilgi almış. İyiymiş, serum verilmiş... İçim rahatladı biraz... Ama merak bitmiyor tabi...
Bir süre sonra telefon çaldı. Tanımadık bir numara. Korkuyla açtım. Daha önce de tanıdık kişilerin telefonundan başka kişinin sesini duyup acı haber aldığımdan korkmamak elde değil. O saatte ve o bekleyiş içinde insanın aklına hayra yorulmayacak şeyler geliyor doğal olarak...
Ne mutlu ki Batuhanmış. Görevli birisinden rica etmiş aramış. İyiymiş. Kısa süre sonra çıkacakmış...
Ama bu arada akşam olmak üzere... Ve zaman geçmek bilmiyor...
(Bakın gördünüz mü; bu sefer neyse yazmadım. Olacak bu iş olacak)
Bu sevinçli haberi hemen eşime ve kayınçoya ilettim. Bir de bira söyledim, içim yanmış zaten. Nasıl iyi geldi anlatamam...
Şimdi bekle ki Batuhan gelsin. O da ne zaman gelir belli değil. Bilsem otobüs bileti rezervasyonu yapacağım ona göre... Bir yandan da kayınço arıyor, bilet konusunda istişare yapıyoruz. Yok şu saatte gelse, yok bu saatte şu firmadan otobüs var, yetişir misiniz acaba? Ama cevaplarını bilmek ne mümkün.
Sağ olsun kayınço risk alarak mümkün olduğunca ileri bir saate bilet işini halletmiş.
Sanırım Batuhan yanıma geldiğinde saat dokuz civarındaydı. Bir şeyler yedik içtik. O iyice kendine geldiğinde kalktık yine düştük yollara...
Önce Geyikli terminale oradan Çanakkale'ye...
Tabi beklemeleri yazmıyorum.
Sonunda Geyikli'den hareket ettik.
Hele şükür yahu diyen varsa acele etmesin lütfen.
Çünkü biz de bu talih varken oo hooo da ohoo...
E yeter artık be adam kesme zırt pırt dediğinizi hatta oynat Uğurcum sıradaki bela gelsin dediğinizi duyduğum için konuya dönüyorum hemen...
Geyikli'den bindiğimiz midibüs lebalep(!) dolu...
Ben ve birçok yolcu ayakta gidiyoruz. Hepimizin yüzünde maske var. Ben önde, koridorun başında ayaktayım. Batuhan oturuyor.
Yanında dikildiğim, şoför arkası ve koridor tarafındaki koltukta oturan adam bir yandan bana bakıyor, bir yandan homur homur kendi kendine bir şeyler diyor bir yandan da kese kağıdı gibi bir şeye (bez çanta da olabilir) sarılı şişeden (sanırım Bozcaada'dan aldığı) şaraptan yudumluyor.
Zaman geçtikçe adam, bana daha çok bakmaya ve rahatsız olduğunu belli etmeye çalışıyor, farkındayım ama farkında olduğumu belli ettirmiyorum. Çünkü ortada rahatsız olacak tek kişi biz ayaktakiler. Diğerlerinin keyfi yerinde...
Beyimiz bir yandan da kısa aralıklarla şoföre seslenip: "Daha ne kadar var?" Diye sorup duruyor.
Ben çocukken yapardım bunu...
"Babaa daha ne kaday kaldı?" Diye sorardım kucağına oturduğum yerden. Babam da her seferinde "Az kaldı!" Derdi. Sonra soruyu değiştirir yine sorardım: "Babaa daha geymedik mi? Daha sonra: "Babaa ne zaman geycez Adapazayı'na?" gibi gibi zıyt pıyt soyaydım babama...
O da hep, saatine bakar: "Az kaldı!" Derdi. Yol bitmeye yakın dakika söylerdi. 15 dakika. 10 dakika... sanki ben az kaldıdan başka zaman dilimi ya da ssat biliyormuşum gibi o yaşlarda...
Neyse
(günlükleri ilk defa okuyanlar anlamaz niye güldüğümü de en baştan beri okuyanlar bilir )
Neyse...
Beyimiz rahatsız olmuş benden; "Başka yerde dursana arkadaş!" Dedi en sonunda ve aynen böyle gayet senli benli ve emir verir tarzda dedi...
Ben de usulünce normal ve sakin bir şekilde cevap verdim. Bön bön baktı suratıma...
Neyse (Allah rızası için biri TDK'ya söylesin de şu neyse yasaklansın lütfen)
Adamda çene durmuyor. Bir telefonla konuşuyor dakikalarca, bir şoförle, arada bana bakıyor, bir şeyler diyor ama anlamıyorum. Şişeden bir fırt alıyor falan. Sonra yine sil baştan. Devir daimli motor var içinde ya da bi'yerlerinde kurt resmen.
Sonra yine dibinde durmamam için talimat verdi haşmetli efendimiz.
Bu sefer, az kalsın üstüne atlayacaktım adamın. Da yerim dardı gerçekten de.
Bu sefer sert bir şekilde cevap verdim en sonunda da : "Rahatsız oluyorsanız siz kalkın ben oturayım." Dedim de tamamen sustu. Allah'tan sustu. Çünkü, bir daha olursa dalacağım diye kafama koydum.
Hayır, herif de aynı araçta. Tıka basa dolu gidiyor araç... Midibüsün ön kapısının oradaki basamaklarda bile oturanlar var. Beyim takmış kafayı bana. Ve inanın o kadar da dibinde değilim.
Diğer taraftan bu durumun iyi yanları da yok değildi hani...
Batuhan da adama sardığı için kendi derdini unuttu
))
Adam kımıldadıkça, adamı daha iyi görmek için Batuhan da kımıldıyor... Bir bana bakıyor, tepkimi kontrol ediyor, bir adamın kafasının arkasına... Uzun süre gözlerini ayırmadı adamdan. Ve adam bilmiyor ki Batuhan benim iki katım dolaylarında ve adam ben boylarda ama çok daha zayıf...
Benden bir ışık alsa iki koltuk arkadan uçup dalacak adama yani. Resmen vurdu vuracak adama.
Aslında ikimizde kavgacı değilizdir. Şiddet yoktur ne karakterimizde, ne evimizde, ne de çevremizde...
Ama insan ister istemez bir iki tane vursam mı acaba demiyor da değil hani. Benim gibi süt dökmüş kedi misali uysal birisinin bu hale geldiğini düşünebiliyor musunuz a dostlar.
(Yazar burada, böyle yazayım da millet beni iyi bir herif zannetsin sinsiligi yapmaktadır. Haaa! Evet, kendisi gerçekten de kavgacı değildir ve de hem süt içmez hem de kedi değildir. Lakin aramızda kalsın sinsinin de tekidir çakallll)
Bir noktada araç bayağı boşaldı.
Adam da daralmış ya da sürü psikolojisi ile ya daaaa... Aman allam o da ne? İner inmez orada, inen diğer yolcuların hemen yanında ve uluorta bir ağacın altına işedi ki ağaç adamdan da zayıf... Meğer mevzu buymuş. Benimle derdi yokmuş meğer diye teselli ettim kendimi. Zavallı ben.
Kalan yolda şoför, ben ve Batuhan üçümüz bayağı gıybetini yaptık zavallı zatı muhteremin(!) kendi aramızda. Sizlerin bu kısmı okumadığınızı var sayıyorum... Çok günah ve ayıptır gıybet falan...
Öyle böyle derken sonunda vardık Çanakkale terminaline...
En az bir saat otobüs bekleyeceğiz...
Orada başka otobüs bekleyen bir kaç kişiyle sohbet ettik, sigara içtik. Güzeldi... Bambaşka yerlerden gelen ve hiç birbirini tanımayan insanların enerjisi uyuşunca konuşacak konu bulmakta zorluk çekilmiyormuş bunu fark ettim. Ha bu arada başka bir köpek arkadaş geldi takıldı yanımızda. paratoner gibi çekiyoruz köpekleri ki Batuhan'ın arası iyidir onlarla...
Bir ara baktım ki bizim şarapçı gelmiş peşimizden. Bizi görünce uzaktan ilerledi... Demek ki rahatlamış beyimiz...
Bu arada Batuhan her geçen dakika daha iyi oldu. Daha ne olsun...
Anlaşılan o ki; bütün aksaklıklar gerçekleştiği için başka sorun yaşamayacağız...
Neyse...
Saatimiz geldi, sohbet ettiğimiz dostlarla vedalaşıp otobüsteki yerlerimizi aldık sonunda...
Gerisi sıradan yolculuk işte.
Ve saatler, hatta günler sonra evim evim güzel evim diyerek rutin hayata dönüş...
Anlayacağınız böylesi tatilden sonra çok sıradan şeyler; ev, iş, çoluk-çocuk mevzuları falan. İş konusunda uzun süre adaptasyonda zorlanmadım desem yalan olur.
Dönüş yapmanın en güzel tarafı yolculuk boyunca çok özlediğim küçük oğlumuz Berke'yi tekrar görmekti...
Bütün badirelere rağmen tadı hala damağımdadır seyahatin... Basit, hatta yer yer anlamsız olaylar yaşanmış bile olsa, zorlu, stresli ve endişe verici geçse de iyiydi
))
Neyse... (Siz görmezsiniz ama bir süre neyse yazmayacağım.. Zor tabi ama aşmak lazım bu bağımlılığı)
Pek muhterem, Uykusuzadam ve Mahdumu Tabanvay Seyahat ve Turizm İşletmeleri Le Te De Şe Te İ yolcusu yolcularımız, bir yolculuğumuzun daha sonuna geldik.
Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür eder; sağlıklı, musmutlu günler geçirmenizi temenni ederiz.
Sayfadan ayrılırken eşya, paket, bagaj, anı, şiir, miir unutmayınız lütfen!
....
En son biz çadırda uyuya kalmıştık da sizleri bilmiyorum.
Arkadaş, bir türlü yazıya geçemedim iyi mi? Cevap veriyorum: Hiç iyi değil!
Hadi başlayalım gari...
Çadırımda bir sarsıntı ile uyandım. Resmen üstüme yatar gibi oldu çadır. Bayağı bir korkuyla açtım gözlerimi ve fırladım. Ki zaten çadırın fermuarı açık. Üstümüzde gölge yapacak bir şey olmadığı için içerisi sıcak. Sabahın erken saatinde (sanırım altıdan sonra ama yedi de değil) dahi rahatsız edici bir sıcak var.
Uyku esnasında hele ki böylesi tenha bir yerde, bu şekilde bir sarsıntı olunca ve birkaç gün önce yaban domuzlarının çadırlarımızın birkaç metre arkamızdaki ziyaretinden sonra insan ister istemez tırsıyor yaaaani.
İlk hamlem bilinçsizce çakıya uzanmak oldu. Sanki bir şey yapacakmışım gibi. (Oysa oltadaki kıpır kıpır balığı bile canı yanar diye tutup çıkartamayan biriyimdir.)
Kalktım baktım ki bizim köpek arkadaş yine teşrif etmiş...
Su verdim biraz fakat suyu da beğenmedi şımarık şey ne olacak derdim ama demem çünkü belli ki damacana güneş altında kaldığı için çok ısınmış su... Ama bunun için de yapacak bir şey yok maalesef. Biz de soğuk suya hasretiz zaar.
Ben köpek arkadaşla sohbet ederken Batuhan da uyandı o sırada.
Neredeyse tam banyoluk, hamam suyu kıvamında suyla el yüz yıkama, dış fırçalama derken sabah sarhoşluğu geçti. Üstüne de kahve içince iyice kendimize geldik.
Batuhan denize girdi sonra...
Ben mi?
Ben kiiim, sabah sabah buz gibi Marmara denizine girmek kiiim? Hele ki dünkü Ayazma koyu buz ve taş kesilip, kalıp formunda sudan çıkma faslından sonra yemedi affedersiniz...
Bu yüzden, bende ufak ufak etrafı topladım. Yayılmış olan eşyaları ve çadırların içlerini düzenledim falan.
Zaman geçsin diye uğraş hepsi.
Biraz yürüyüş yapalım dedik ve bir hedef belirledik kendimize...
Sahilin görünen en uzak yerindeki buruna gidip geleceğiz. Bakınca yarım saatlik yol gibi...
Düştük yine yola.
Peşimizde köpek arkadaş yürüyoruz.

Fotoğraf temsilidir

Bu arkadaş 2018'deki gezimizde aynı yerde bize eşlik eden yoldaşımız...
Git babam git...
Git babam git...
Varamıyoruz bir türlü.
Yürüdükçe uzaklaşıyor sanki burun. Sanki benim Laz burnum gibi bir şey mübarek...
Göründüğünden uzakmış meğer...
Bu arada daha öğlen olmasına çok var ama güneş azimle harıl harıl yakıyor. Hafiften rüzgar var omuzlarımızı yalayıp geçen ama güneş rüzgara sinirlenip daha da fazla bize saldırıyor resmen...
İşte bu şartlarda hedefe ulaşması, dönmesi falan derken çok zaman alacak diye pes ettik, hedefe ulaşmadan geri döndük.
(Fark ettiyseniz neyse yazmadım hâlâ. En azından bu gereksiz notta neyse yazana kadar.)
Neyse (Battı balık yan gider ya da alışmış şeyde şey durmazmış misali mi demeli yoksa)
Kamp yerimize dönünce, Batuhan; biraz daha yüzüp güneşlenmek istedi, o cüsseyle fok balığı misali bir iki dalıp çıktı ve yattı kuma.
Bende çay bahçesinin gölge olan kısmında oturdum biraz. Elektronik postalara baktım. İş yerinde dosyaları teslim ettiğim arkadaşlarla bir kaç telefon görüşmesi yaptım. Bir kaç haber, bir kaç şiir okudum. Okuduğunuz bu günlük için notlar aldım. Sonra da çadırın oraya döndüm yine.
Neticede bir kaç saat sonra çadırları söküp eve doğru yola çıkacağız.
Batuhan geldi; "Ben kendimi iyi hissetmiyorum babuş!" Dedi.
Uyuyakalmış... Kızarmış iyice... Canı acıyor...
Eee tabi günlerdir güneş altındayız. Ve sabah yürüyüş sonrası Batuhan'ın üneş altında uzanması, bu da yetmezmiş gibi uyuması, tuzu biberi oldu demek ki..
Güneş yanığı için ilaç almaya Geyikli çarşıya gittim. Bir saatten fazla sürdü. Dönünce Batuhan daha kötü olduğunu söyledi ve hastaneye gitmeye karar verdi.
- Tamam, haydi gidelim. Dedim.
Kabul etmedi paşam.
- Çadırlar var, bunlarla gidemeyiz, burada da bırakmak olmaz. Sen kal." Dedi.
"Bir şey olmaz, bir saate gider geliriz!" 'Kim ne yapacak? Nereden bilecekler burada olmadığımızı?" Gibi peş peşe söylediğim sözlerim boşa gitti... Olmaz falan derken baktık yapacak bir şey yok yine... Mecburen tek gitti.
Enerjisi olmadığı için deniz şortunu da çıkartmadı, bu yüzden de yanına pek bir şey hatta şarjı çok az olduğu halde portatif şarjı dahi almak istemedi. Biraz para, telefon ve kimliğini aldı sadece.
Geyikli sahilde durağa kadar götürdüm. Oradan Geyikli'de hastaneye gidecek. Taksi de yok o anda... Bindi minibüse gitti.
Ben kamp yerine döndüm ama içim içime sığmıyor.
Çadırların ikisini de söküp topladım. Topladım ama nasıl yaptım bir de bana sorun. Ya da sormayın şimdi bir de onu anlatamam size. Yormayın beni. Hem ne yaptığımı da bilmiyorum aslında. Bir yandan da çok etkili rüzgar var. Çok zor oldu yani toparlanmak... Eşyaları düzenleyerek çantaları yerleştirmek yordu hâliyle...
Bunları yapıyorum ama aklımda sadece Batuhan var. Yaptığım her şeyi yarım yamalak yapıyorum. Çantaları dolduruyorum ama bir şeyler dışarıda kalıyor falan. Haydi bir kısmını çıkart yeniden doldur... Kafa basmıyor ki düzgün yapayım. Daha önce de doldurdum aynı eşyaları ama olmadı mı olmuyor... Bir daha deniyorum. Elim ayağım birbirine girmiş bir haldeyim yani.
Ben onlarla uğraşırken 2018'deki kamp zamanında çay bahçesinde çalışan Recep ve eşi ile oğulları geçiyorlardı yanımdan. Hemen tanıdık bir birimizi. Ayak üstü lafladık. Durumu anlatım. Bir yandan da toparlanıyorum. O ailesinin yanına sahile indi sonra...
Çantalar tamam. Şimdi sıra bunları taşımaya geldi. Ama ikisi hem ağır, hem de şekil olarak aynı anda taşınacak gibi değil. Birini kumsalda ailesi ile oturan Recep'e emanet edip, diğerini önceki akşam telefonları şarj etmek için gittiğim ve gitmişken de bira içtiğim çay bahçesine götürdüm. Biraz oturup dinlenip diğerini almaya gideceğim sözde...
Batuhan'ın mesajla bildirdiğine göre başına güneş geçmiş. Geyikli Hastanesinin ona bakacak imkanı yokmuş ve bir an önce müdahale edilmesi gerekiyormuş. Bunları taksiyle Ezine Devlet Hastanesine giderken yazmış.
Bu arada şarjı da bitti iyi mi?
Delirmemek elde değil.
Sinir harbi içindeyim. Bir yandan ona kızıyorum, bir yandan kendime. Bu arada eşim bir yandan, kayınço bir yandan arayıp duruyorlar sürekli "Haber var mı?" Diye. Ki Batuhan minibüse binip gider gitmez eşimi arayıp bilgi vermiştim.
Hiç birimizin aklı yerinde değil.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, gidip öteki çantayı almak geldi aklıma. Ne şekilde, hangi yoldan, ne kadar sürede Recep'in yanında gidip, çay bahçesine döndüm hatırlamıyorum.
Hayır! Tamam! Biliyoruz güneş geçti başına ama adama ulaşamıyorum ki... Başka bir sıkıntısı ya da ihtiyacı var mı? astaneye yetişebildi mi? Müdahale ettiler mi? Ciddiyeti nedir? Ne halde? Ne yapıyor? Kendine geldi mi? Daha ne kadar kalması gerekiyor orada? Yanındaki para yetecek mi?
Birini düşünmeden öteki geliyor aklıma ve tam bir kısır döngü. Hep aynı sorular... Peş peşe... Kafamın içinde kilise çanı var sanki. Dan Dan Dannn diye sorular bir o yana savruluyor bir bu yana...
Şeytan diyor bas git yanına ama ya o dönüşe geçtiyse diye cesaret de edemiyorum.
Bu düşüncelerle beklerken kayınço aradı. Eşi Deniz, sağ olsun telefonla Ezine Devlet hastanesine ulaşmış ve bilgi almış. İyiymiş, serum verilmiş... İçim rahatladı biraz... Ama merak bitmiyor tabi...
Bir süre sonra telefon çaldı. Tanımadık bir numara. Korkuyla açtım. Daha önce de tanıdık kişilerin telefonundan başka kişinin sesini duyup acı haber aldığımdan korkmamak elde değil. O saatte ve o bekleyiş içinde insanın aklına hayra yorulmayacak şeyler geliyor doğal olarak...
Ne mutlu ki Batuhanmış. Görevli birisinden rica etmiş aramış. İyiymiş. Kısa süre sonra çıkacakmış...
Ama bu arada akşam olmak üzere... Ve zaman geçmek bilmiyor...
(Bakın gördünüz mü; bu sefer neyse yazmadım. Olacak bu iş olacak)
Bu sevinçli haberi hemen eşime ve kayınçoya ilettim. Bir de bira söyledim, içim yanmış zaten. Nasıl iyi geldi anlatamam...
Şimdi bekle ki Batuhan gelsin. O da ne zaman gelir belli değil. Bilsem otobüs bileti rezervasyonu yapacağım ona göre... Bir yandan da kayınço arıyor, bilet konusunda istişare yapıyoruz. Yok şu saatte gelse, yok bu saatte şu firmadan otobüs var, yetişir misiniz acaba? Ama cevaplarını bilmek ne mümkün.
Sağ olsun kayınço risk alarak mümkün olduğunca ileri bir saate bilet işini halletmiş.
Sanırım Batuhan yanıma geldiğinde saat dokuz civarındaydı. Bir şeyler yedik içtik. O iyice kendine geldiğinde kalktık yine düştük yollara...
Önce Geyikli terminale oradan Çanakkale'ye...
Tabi beklemeleri yazmıyorum.
Sonunda Geyikli'den hareket ettik.
Hele şükür yahu diyen varsa acele etmesin lütfen.
Çünkü biz de bu talih varken oo hooo da ohoo...
E yeter artık be adam kesme zırt pırt dediğinizi hatta oynat Uğurcum sıradaki bela gelsin dediğinizi duyduğum için konuya dönüyorum hemen...
Geyikli'den bindiğimiz midibüs lebalep(!) dolu...
Ben ve birçok yolcu ayakta gidiyoruz. Hepimizin yüzünde maske var. Ben önde, koridorun başında ayaktayım. Batuhan oturuyor.
Yanında dikildiğim, şoför arkası ve koridor tarafındaki koltukta oturan adam bir yandan bana bakıyor, bir yandan homur homur kendi kendine bir şeyler diyor bir yandan da kese kağıdı gibi bir şeye (bez çanta da olabilir) sarılı şişeden (sanırım Bozcaada'dan aldığı) şaraptan yudumluyor.
Zaman geçtikçe adam, bana daha çok bakmaya ve rahatsız olduğunu belli etmeye çalışıyor, farkındayım ama farkında olduğumu belli ettirmiyorum. Çünkü ortada rahatsız olacak tek kişi biz ayaktakiler. Diğerlerinin keyfi yerinde...
Beyimiz bir yandan da kısa aralıklarla şoföre seslenip: "Daha ne kadar var?" Diye sorup duruyor.
Ben çocukken yapardım bunu...
"Babaa daha ne kaday kaldı?" Diye sorardım kucağına oturduğum yerden. Babam da her seferinde "Az kaldı!" Derdi. Sonra soruyu değiştirir yine sorardım: "Babaa daha geymedik mi? Daha sonra: "Babaa ne zaman geycez Adapazayı'na?" gibi gibi zıyt pıyt soyaydım babama...
O da hep, saatine bakar: "Az kaldı!" Derdi. Yol bitmeye yakın dakika söylerdi. 15 dakika. 10 dakika... sanki ben az kaldıdan başka zaman dilimi ya da ssat biliyormuşum gibi o yaşlarda...
Neyse
(günlükleri ilk defa okuyanlar anlamaz niye güldüğümü de en baştan beri okuyanlar bilir )Neyse...
Beyimiz rahatsız olmuş benden; "Başka yerde dursana arkadaş!" Dedi en sonunda ve aynen böyle gayet senli benli ve emir verir tarzda dedi...
Ben de usulünce normal ve sakin bir şekilde cevap verdim. Bön bön baktı suratıma...
Neyse (Allah rızası için biri TDK'ya söylesin de şu neyse yasaklansın lütfen)
Adamda çene durmuyor. Bir telefonla konuşuyor dakikalarca, bir şoförle, arada bana bakıyor, bir şeyler diyor ama anlamıyorum. Şişeden bir fırt alıyor falan. Sonra yine sil baştan. Devir daimli motor var içinde ya da bi'yerlerinde kurt resmen.
Sonra yine dibinde durmamam için talimat verdi haşmetli efendimiz.
Bu sefer, az kalsın üstüne atlayacaktım adamın. Da yerim dardı gerçekten de.
Bu sefer sert bir şekilde cevap verdim en sonunda da : "Rahatsız oluyorsanız siz kalkın ben oturayım." Dedim de tamamen sustu. Allah'tan sustu. Çünkü, bir daha olursa dalacağım diye kafama koydum.
Hayır, herif de aynı araçta. Tıka basa dolu gidiyor araç... Midibüsün ön kapısının oradaki basamaklarda bile oturanlar var. Beyim takmış kafayı bana. Ve inanın o kadar da dibinde değilim.
Diğer taraftan bu durumun iyi yanları da yok değildi hani...
Batuhan da adama sardığı için kendi derdini unuttu
)) Adam kımıldadıkça, adamı daha iyi görmek için Batuhan da kımıldıyor... Bir bana bakıyor, tepkimi kontrol ediyor, bir adamın kafasının arkasına... Uzun süre gözlerini ayırmadı adamdan. Ve adam bilmiyor ki Batuhan benim iki katım dolaylarında ve adam ben boylarda ama çok daha zayıf...
Benden bir ışık alsa iki koltuk arkadan uçup dalacak adama yani. Resmen vurdu vuracak adama.
Aslında ikimizde kavgacı değilizdir. Şiddet yoktur ne karakterimizde, ne evimizde, ne de çevremizde...
Ama insan ister istemez bir iki tane vursam mı acaba demiyor da değil hani. Benim gibi süt dökmüş kedi misali uysal birisinin bu hale geldiğini düşünebiliyor musunuz a dostlar.
(Yazar burada, böyle yazayım da millet beni iyi bir herif zannetsin sinsiligi yapmaktadır. Haaa! Evet, kendisi gerçekten de kavgacı değildir ve de hem süt içmez hem de kedi değildir. Lakin aramızda kalsın sinsinin de tekidir çakallll)
Bir noktada araç bayağı boşaldı.
Adam da daralmış ya da sürü psikolojisi ile ya daaaa... Aman allam o da ne? İner inmez orada, inen diğer yolcuların hemen yanında ve uluorta bir ağacın altına işedi ki ağaç adamdan da zayıf... Meğer mevzu buymuş. Benimle derdi yokmuş meğer diye teselli ettim kendimi. Zavallı ben.
Kalan yolda şoför, ben ve Batuhan üçümüz bayağı gıybetini yaptık zavallı zatı muhteremin(!) kendi aramızda. Sizlerin bu kısmı okumadığınızı var sayıyorum... Çok günah ve ayıptır gıybet falan...
Öyle böyle derken sonunda vardık Çanakkale terminaline...
En az bir saat otobüs bekleyeceğiz...
Orada başka otobüs bekleyen bir kaç kişiyle sohbet ettik, sigara içtik. Güzeldi... Bambaşka yerlerden gelen ve hiç birbirini tanımayan insanların enerjisi uyuşunca konuşacak konu bulmakta zorluk çekilmiyormuş bunu fark ettim. Ha bu arada başka bir köpek arkadaş geldi takıldı yanımızda. paratoner gibi çekiyoruz köpekleri ki Batuhan'ın arası iyidir onlarla...
Bir ara baktım ki bizim şarapçı gelmiş peşimizden. Bizi görünce uzaktan ilerledi... Demek ki rahatlamış beyimiz...
Bu arada Batuhan her geçen dakika daha iyi oldu. Daha ne olsun...
Anlaşılan o ki; bütün aksaklıklar gerçekleştiği için başka sorun yaşamayacağız...
Neyse...
Saatimiz geldi, sohbet ettiğimiz dostlarla vedalaşıp otobüsteki yerlerimizi aldık sonunda...
Gerisi sıradan yolculuk işte.
Ve saatler, hatta günler sonra evim evim güzel evim diyerek rutin hayata dönüş...
Anlayacağınız böylesi tatilden sonra çok sıradan şeyler; ev, iş, çoluk-çocuk mevzuları falan. İş konusunda uzun süre adaptasyonda zorlanmadım desem yalan olur.
Dönüş yapmanın en güzel tarafı yolculuk boyunca çok özlediğim küçük oğlumuz Berke'yi tekrar görmekti...
Bütün badirelere rağmen tadı hala damağımdadır seyahatin... Basit, hatta yer yer anlamsız olaylar yaşanmış bile olsa, zorlu, stresli ve endişe verici geçse de iyiydi
))Neyse... (Siz görmezsiniz ama bir süre neyse yazmayacağım.. Zor tabi ama aşmak lazım bu bağımlılığı)
Pek muhterem, Uykusuzadam ve Mahdumu Tabanvay Seyahat ve Turizm İşletmeleri Le Te De Şe Te İ yolcusu yolcularımız, bir yolculuğumuzun daha sonuna geldik.
Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür eder; sağlıklı, musmutlu günler geçirmenizi temenni ederiz.
Sayfadan ayrılırken eşya, paket, bagaj, anı, şiir, miir unutmayınız lütfen!
....
Son Düzenleyen: uykusuzadam | 27 Ocak 2026 16:11.








16Beğeniler






Ağaç şeklinde